Hüseyin Taklacı

Hüseyin Taklacı, 1967 Niğde, Koyunlu Doğumludur. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara’da tamamlayan Taklacı, evli ve 3 çocuk babası. Orta düzeyde Arapça bilmekle beraber, 1970’li yıllardan beri Sitelerde Mobilya üretimi yapmaktadır.

2010 Yılında Ankara Mobilyacılar Lakeciler Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanlığına aday olan ve 2 dönemdir başkanlık görevini yürüten Taklacı, 2010 – 2014 yılları arasında Ankara Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliğinde Disiplin Kurulu Başkanlığı yapmıştır.

Halen Ankara Kalkınma Ajansı – Kalkınma Kurulu Üyeliği görevini ve 2014 yılından beri Ankara Kent Konseyinde, Engelliler görevini yürütmektedir. 2016 yılında Siteler Bölgesinin kalkınması için başlattığı Organize Sanayi Bölgesi Çalışmalarını yürütmek için Ankara Siteler Mobilyacılar Organize Sanayi Bölgesi Derneği’ni kurmuş ve halen Başkanlık görevini yürütmektedir.

 

Resmi Facebook hesabımız: https://www.facebook.com/baskantaklaci

 

 

“BAŞKANIN YAYINLANAN YAZILARI”

SEVGİ

05 Şubat 2016 Cuma 01:09

Sevmeği bildikten sonra mesafeler, acılar, yıllar, aylar asla sevdayı söndürmez ama sevmeği bilmedikten sonra yanı başında ki sevdiğini bile göremezsin

Sevgi ne boğazda, ne mum ışığında yemek yemek. Ne de pahalı bir pırlanta demek. Sevgi; bir lokmada iki mutlu insan demek! Kimi güzelim der sevdiğine, kimi özelim. Ama sevgi ne güzellik ister, ne de özellik. Sevgi, sadece yürek ister

Mevlana için sevgisiz insan, kanatsız bir kuş gibidir. Sevgi, insanı insan yapan, hırstan, kibirden, bencillikten kurtarabilen biricik ilaçtır.

Yaşamanın asıl amacının sevgiye ulaşmak olduğunu  “Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil”. Diyen Mevlâna, bu yüce duyguya verdiği değeri dile getiriyor.

Sözlerinde sevgiyi, dostluğu ve kardeşliği gündeme getiren, alçak gönüllüğü, hoşgörülü olmayı, başkalarına yardım etmeyi, paylaşmayı, insanların dürüst olmaları gerektiğini, karşılıksız yardımı öğütlemiş. İnsanların dış görünümüne göre karar verilmemesini, iç dünyasının güzelliğinin fark edilmesini vurgulamış. İnsan kusurunu ortaya dökmek yerine, kendisinde saklaması gerektiğini söylemiştir. “Nice insanlar gördüm,üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm,içinde insan yok.” sözünden de anlaşıldığı gibi Şefkatli ve merhametli davranılması gerektiğini, imkan dahilinde elinden geldiğince yardım edilmesini, hiddet ve şiddete yer verilmemesini, insanın şiddet duygularını kontrol altına almasını, hoşgörülü olmasını tavsiye etmiştir.

Sevgi Ruhun Duruşudur. “Sen düşünceden ibaretsin. Geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsen gülistan olursun, Diken düşünürsen, dikenlik olursun.” Ne düşünürseniz O’sunuz.Binlerce yıldır yeryüzünde süregelen şiddetin, acımasızlığın, sefilliğin, savaşların ve her birimizin kalabalıklar içinde yalnız olmamızın ve bu dünyada artık gidecek bir yer bulamamızın nedeni sevgiden ayrılmamızdır.

Birbirimizi, Eşimizi Dostumuzu sevmeyi unuttuk. Yaşamın gerçek özünü ve manasını unuttuk. “Sevgiden acılar tatlılaşır; sevgi yüzünden bakırlar, altın olur; sevgi yüzünden tortular durulur, arınır; sevgiden dertler şifa bulur; sevgi yüzünden padişah kul kesilir. Sevgi Ham iken pişmeyi ve yanmayı gerektirir.

İnsanlar arasında olması gereken dostlukların azalması, ona bağlı olarak da kin, öfke, haset ve düşmanlıkların artması çoğu kez sevgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Yanlış düşünce ve davranışlardan kaynaklanan pek çok kötülüğün bir sebebi de yine sevgi eksikliğidir. Halbuki sevgi olsa, öfkeler diner, düşmanlık duyguları biter, Sevgisizlik imkan bulamadan kaybolup gider.

Mevlana Hz. Dediği gibi “Ben ayırmak için değil birleştirmek için geldim“  “Beri gel, beri gel daha da beri gel ama sevgiyle gel“. İşte bu tüm insanları kucaklayan bir sevgi çağrısıdır.
Asıl sevgi ise ezeli ve ebedi olmayan yaradanı ve yaratandan ötürü yaratılanı sevmektir. Yani bir Müslüman’ın sevgisindeki amaç yaratanına (Allah’a) ulaşmaktır. Yaratılanı ise Allah için severek kulluğunu ispat etmektir.

GÜZEL AHLAK

29 Ocak 2016 Cuma 09:10

Güzel ahlak dünya ve ahi ret saadetinin anahtarıdır. Güzel ahlak, güzel insan güzel toplum en önemli bir hedefimiz olmalı. Zamanımızda her toplumda farklı derecede de olsa ahlak buhranı ve huzursuzluk mevcut…

Milletler maddi ve teknik yönden ilerleyip daha çok imkânlardan yararlanmalarına rağmen, huzura ulaşamadılar
Aileye baktığımızda anneliğini bilmeyen anne, Babalığını bilmeyen baba, Evlatlığını bilmeyen evlatlarla karşılaşıyorsak ne oluyor bize diye sormalıyız.

Dinimizin güzellikleri ticari yaşamımıza ne kadar girebilmiş. Camiler, okullar güzel insan yetiştirmede muvaffak olabiliyorlar mı?
Güzel ahlak insanı kemale taşır
Denilmiş ki, Ahlâk; âlemin nizamına, âdemin kemaline hizmet eder.
Güzel ahlak insanı kendisiyle barışık kılar. Güzel ahlak insanı çevresiyle barışık kılar.  Güzel ahlak sahibi olalım. Kendimizle ve çevremizle, tüm insanlıkla barışık yaşamanın ilk şartı, güzel ahlak sahibi olmaktan geçmektedir.

İnsanın adalet sahibi olması, haksızlıktan uzak durması, emanete riayet etmesi, yalandan uzak durması, doğru sözlü olması, çevresiyle ilişkilerinde dürüst davranması, dedikodu ve söz taşımak gibi kötü fiillerden sıyrılması güzel ahlak sahibi olması gerekir. İslam’ın gayesi güzel ahlaktır. Ahlakı güzel olan sevilir.

Bir gün sahabeden bir zat Hz. Peygamber (sav)’e gelerek, “Ya Rasulullah Allah katında en sevimli insanlar kimlerdir diye sordu. Bu soruyu Efendimiz “Ahlâkı en güzel olan” şeklinde cevapladı. İyi bir Müslüman güzel ahlak sahibidir.

Allah Resulü (s.a.v.), Ebu Hüreyre’ye hitaben:
,,Güzel ahlaklı olmaya devam et!” demişti. Ebu Hureyre sordu:
,,Güzel ahlak nedir ey Allah’ın Resulü.  Allah Resulü buyurdu:
,,Senden alakayı kesmiş olana iltifat et (ilgilen, git ve gel, hal ve hatır sor!..), sana haksızlık yapanı sen affet! Seni mahrum edene sen ver. Millet olarak huzuru yakalamak istiyorsak güzel ahlaklı fertler yetiştirmeliyiz. Güzel ahlak denildiğinde akla peygamberimizin ahlakı gelmeli.

Bir ayette Cenabı-ı Hak şöyle buyuruyor.  Sizlerden Allah`ı ve ahi ret gününü ummakta olanlar ve Allah`ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır. Güzel ahlak insanoğluna verilen en güzel şeydir. İnsanoğluna verilen en güzel şey, güzel ahlaktır.
Güzel ahlâklı olalım.  Güzel ahlak huzur ağacının dalıdır ona tutunalım… Güzel ahlak mutluluğun kaynağıdır.  Arkadaşlık güzel huyun meyvesidir. İnsanlarla dostluk kurmak güzel huyun meyvesidir…
Dünyayı cehenneme çevirenler çirkin ahlaklılardır. Denilmiş ki,” bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır.

Her Müslüman’ ın hareket ve davranışlarını kontrol altında tutmalı ve ahlâkını güzelleştirmek için gayret göstermeli. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de buna işaret ediyor, Hz. Peygamber (s.a.v.) de bir çok hadisinde bu konuda ısrarlı bir şekilde tavsiyede bulunuyor.

HÜSEYİN TAKLACI.

ÇALIŞMAK

22 Ocak 2016 Cuma 01:02

İnsan hayatı açısından en önemli kavramlardan birisi olan çalışmak, bize önemli değerler kazandıran bir davranış biçimidir. Çalışmak, insanın yaşamını devam ettirebilmesi ve başarıya ulaşabilmesi için kat etmesi gereken bir basamaktır. Başarının en önemli anahtarı olan çalışma insan için aynı zaman da önemli bir değerdir.

Çalışmak; sıkıntı çekmek, güçlüklere göğsü germek, yorulup emek vermek, uğraşıp didişmektir. Atalarımız, işleyen demir, pas tutmaz diye boşa dememişler. Bizler hem ülkemiz hem de kendimiz için faydalı işler yapmalıyız. Evde televizyon başında dizileri takip ederek, sokaklarda ya da kahvelerde boş boş oturarak, kendimizi eğlenceye vererek, çekirdek kabuğunu doldurmayacak işlerle meşgul olarak başarı gelmez. Onun için çalışmaya daha çok, gezmeye, dinlenmeye ve eğlenmeye daha az zaman ayırmalıyız. Başka çaremiz var mı?

Bugün gerek çalıştığımız işimizde veya aldığımız görevimizde daha üst başarılar elde edebilmek için çalışmamız gerekir. Çalışarak başardığımız şeyler ile bilinirliğimiz artarken yapılan işin değeri ve itibarı da artacaktır. Örneğin seçildiği bir görevin başında düzenli olarak çalışan kişiler, hem o günün şartlarında hem de gelecekte çok daha büyük başarılar elde edecektir.

Çalışan ve çalışkan olan kişiler aynı zaman da toplum tarafından da sevilen kişilerdir. Toplum açısından çalışmak, toplumun hızla kalkınmasına ve uluslar arası arenada kalkınmasına yardımcı olacaktır. Ayrıca olası sorunlar karşısında çalışan ve hazırlıklı olan kişiler her zaman daha fazla başarılı olacaktır.

Yaşadığımız dönem ve şartlar gereği hayatımızın devamı ve ihtiyaçlarımızı karşılamak amacıyla çalışmaya mecburuz. Çalışmak, yalnızca bir iş olarak görülmemesi gereken davranış biçimi olup başarıya giden yolda önemli basamaklardan birisidir.

Her insan yaşamını devam ettirmek, geçimini sağlayabilmek için kendine uygun bir işte çalışır. Çalışan insan hem boş boş durup sıkılmaktan kurtulur hem de çalışmasının maddi karşılığını alarak geçimini sağlar. Bununla birlikte zamanını faydalı işlere harcayacağından boş kalıp kötü alışkanlıklara da yönelmez. Başarıya ulaşmanın tek yolu çalışmaktan geçer.

Hem kendiniz hem de başkalarına yardım etmek için çalışmalıyız. Herkes kendini düşünür ama başkalarını da göz ardı etmemeliyiz. Çalışıp, başarılı oldum. Kendim kazandım, başkalarını beni alakadar etmez dendiğinde bütün yapılanlar boşa gider. Çünkü kazandığın malda fakirin hakkı vardır. Onun için fakirlere, yetimlere, dullara ve yolda kalmışlara yardım elimizi uzatmalıyız.

Başarının anahtarı çalışma ile elde edilir. Bu anahtarla açılacak kapının ardındaysa mutluluk vardır. Çünkü insanın hedefine ulaşarak başarılı olması kadar kişiye mutluluk veren başka bir şey daha yoktur. 21.01.2016

Hüseyin TAKLACI

BUGÜN BİRLİK VE BERABERLİK GÜNÜDÜR

15 Ocak 2016 Cuma 01:49

Her zamankinden çok daha fazla milli birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, kötü çevrelerin DEAŞ, PKK VE DİĞER taşeron Terör örgütlerinin eliyle yapmış oldukları bu hain saldırıyı kınıyor ve onları lanetliyoruz. Allahtan temennimiz bu kötü planların içinde kendilerinin kahrolmasıdır. Allah bir daha böyle bir acıyı ülkemize yaşatmasın.

Ülkemizi yıkmak ve birlik ve beraberliğimizi bozmak için Her gün içten ve dıştan türlü türlü oyunlar oynanmaktadır. Nifakların, fitnelerin, bozgunculukların, terörün,  tezatların ortaya atıldığı ve oynandığı günümüzde, ülkemiz için birlik ve beraberlik yolunda, evlerimizden başlayarak, herkes sorumlu olduğu noktada, şahsi düşünce ve çıkarlarını bitarafa bırakarak, toplumsal dayanışmanın sağlanması, birlik ve beraberliğin temin edilmesi için gayret göstermeli, bunu yaparken adalet ve hakkaniyetten şaşmadan davranmalıdır.

Unutmayınız ki saatin en küçük dişlisinde bir diş kırılmış olsa, o saat,  zamanı bir daha asla doğru gösteremez. Bir küçük dişliyi  tamir etmektense, kolundaki saati çıkarıp atmak bir çözüm değildir. Çare herkesin kolundaki saatte kırık olan dişliyi onarması ve saatine sahip çıkmasıdır.

İnsanlar toplumsal yaşamda çoğu işte kendi başına başarı yakalamakta zorlanır. Çünkü her iş tek başına başarılan işler değildir. Bugün demokratik ülkelere baktığımızda Devlet yönetim sadece bir kişinin elinde yükselmemektedir. O devleti ayakta tutan birlik ve beraberliktir. Birlik ve beraberlik olmadığı sürece o toplumda düzen ve birliktelik beklenmez ve kısa sürede yıkılmaya yüz tutar. Çünkü iç karışıklık meydana gelecek ve insanlar birbiri ile çatışmaya girecektir. Oysa birlik ve beraberlik olduğu sürece o topluma karşı hiçbir güç karşı koyamaz.

Geçmişimize baktığımızda millet olarak birçok savaşı kazanmanın altına birlik ve beraberlik yatmaktadır. Türk ordusunun birbirine olan güveni, beraberliği savaşlarda başarı yakalamamıza yardım etmiştir. Bundan dolayı birlik ve beraberliği her daim ihtiyacımız vardır. Her konuda birlik ve beraberlik sağlandığı sürece engeller ortadan kalkacaktır. Bundan dolayı sizlerde yaşamınızda birlik ve beraberliğe önem vermeli, onun gücüne inanmalısınız.

Millet birlik ve beraberlik temelinde kuruludur. Birlik ve beraberlik olmayan yerde ülke bütünlüğü sağlanamaz. Her zaman bölünmeye hazır, topluluklar çıkar. Millet olarak her koşulda birlik ve beraberliği sağlayan ülkeler her zaman ayakta kalır.

Bu nedenle şahsi emellerini bir tarafa atıp bütün Türk milleti adına düşünmek lazım, Gün birbirimizi yıpratma ve etkisiz hale getirme günü değildir, tam aksine bütün benliğimizle güç birliği yapma günüdür. Eğer biz Türk milleti olarak bütün yönlerimizle tek vücut olup Ülkemiz ve milletimiz üzerinde kötü planları olan bu çevrelere karşı güç birliği ile hareket edersek tarihte olduğu gibi, bu günde yarında kesinlikle ve kesinlikle zafere ulaşacağımız muhakkaktır. Yani bugün birlik ve beraberlik günüdür.   13.01.2016

İSLAM ÜLKELERİ

08 Ocak 2016 Cuma 01:36

İslam Ülkelerinin durumunu hep birlikte görüyoruz.

İslam Ülkelerdeki kan gözyaşı dinmek bilmiyor.

İslam Ülkeleri kendi liderlerini seçemediği için sıkıntılar devam ediyor

Birileri Müslümanları bir araya getirmemek için elinden geleni yapıyor

Bu zihniyetin en iyi becerdiği şey Müslümanları bölüp parçalaması, kabile kabile bölmesi,

Bu güçlerin şu anda vizyona koyduğu mezhep çatışması çıkarmak yani Şii Sünni çatışması çıkarmak.

Uyan artık Müslüman kim kiminle uğraşıyor. Sünni de bizim Şii de bizim biz hepimiz kardeşiz. Bu güçlerin oyununa gelmeyelim.

Osmanlı İmparatorluğundan sonra İslam da bir kırılma oldu. Bu kırılmayı İslam Ülkeleri görmek zorunda.

İslam Ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu gibi bir sahibe ihtiyacı var.

Uyanın ey İslam Ülkeleri sömürüye son verin artık kendi gücünüzü oluşturun.

Bunun içinde İslam birliğine ihtiyaç var. İslam birliği kurduğunuzda gücü oluşturacaksınız. bu güç bütün Müslümanlara güç katacak. Sende olmayan bir ürün diğer İslam Ülkesinde bulacaksın. Sende olmayan Silah diğer İslam Ülkesinde bulacaksın. Hani eskide bir çizgi filim karakteri vardı ya VOLTRAN diye birisi gövdeyi, birisi başı, birisi kolları, birisi ayakları oluşturuyordu. İşte bunun gibi bütün İslam Ülkeleri birbirini tamamlar ve güç oluşur.

Burada Türkiye’ye büyük görev düşüyor. İslam Ülkelerinin umuda sizsiniz, İslam birliği olabilir lakin bunların lideri yok hilafet Türkiye de düştü, Türkiye de yeşermesi lazım. Zaman kaybetmeyin.

İslâm dünyası bugün her zamankinden daha fazla İslâm Birliğinin etkili ve yetkili bir kurum olarak kurulmasına ve çalışmasına muhtaçtır. Bunun için her Müslüman üzerine düşen görevi geciktirmeden yapmalı ve konu sürekli olarak gündemde tutulmalıdır.

İslâm birliği devletlerin birleşmesi, sınırların birleştirilmesi değildir. Tek bir devlet hayali de değildir. İslâm birliği din ve inanç, amaç ve ideal birliğidir. Fikir birliği ve ideal birliğidir. İslâm birliği siyasal bir oluşum değil, siyasi bir yaklaşım da değildir. İslâm birliği, ‘Müminler kardeştir; Müslüman olmayanlar ise insanlıkta eşittir.’ prensibinin hayata geçmesidir. 05.01.2016

HÜSEYİN TAKLACI

YENİ BİR YILA GİRERKEN

01 Ocak 2016 Cuma 00:00

Bir mümin için yılbaşı, ömür binasından bir taşın daha düştüğünün işaretidir. Ahi ret yurduna biraz daha yaklaştığımızın işaretidir. Bu şuur ve uyanıklık içinde her zaman yapmayı bir alışkanlık haline getirdiğimiz gibi, yılbaşında da aynı muhasebeyi yapsak hiç de zararlı bir şey olmaz.

Şimdi bizler büyük bir imtihanın arifesindeyiz: Yılbaşı gecesi! Çoktan hindilerle, hazırlıklar başlamıştır. Kim bilir, Allah Kurcan-ı Kerimde haram kıldığı halde ne kadar içki içilecek, ne kadar zina, fuhuş, yaralama, öldürme hadisesi olacak! Bu geceyi güya Hazreti İsa’nın aleyhi-s selamın doğum gecesi olarak kutlanır. Bir peygamberin doğum gecesini içki, dans, kumar, zina gibi şeylerle kutlamak Allah’ın celle cellêlühü indirmiş olduğu hangi kitaba uyar?

Eğer kutlanan yeni bir yıla kavuşmak ise; bizler birer mümin olarak Allahın bize verdiği ömür nimetini yeni bir yıla kavuşmayı iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz. Bu nimeti en güzel bir şekilde değerlendirmeli kıymetini iyi bilmeliyiz. Geride bıraktığımız  ömrümüzün muhasebesini iyi yapmalıyız. Hayatımızın geride kalan kısmında Yüce Allahın emrini ne kadar yerine getirdik, haramlardan ne kadar uzak durduk, ailemize karşı olan görevlerimizden ne kadarını yapabildik, hazreti Peygamberin ahlakını hayatımızda ne kadar yaşayabildik, insanlığa ve milletimize karşı ne kadar faydalı olabildik gibi soruları sormalı ve ona göre kendimizi yaşantımızı düzene sokmalıyız. Eksikliklerimizi gidermeye çalışmalı ve kendimize çekidüzen vermeliyiz. Allahın nimet olarak verdiği yeni bir yıla kavuşma olayını Allaha isyan ederek, Kurana sırt çevirerek, Hazreti peygamberin ahlakından uzaklaşarak kutlamak kesinlikle mümin kişiye yakışmaz. Yeni yıla girerken yaptığı hatalardan ve günahlardan pişmanlığını ifade etmeli, tevbe ve istiğfar etmeli, Allahın rahmetinden ve mağfiretinden daha çok istifade etme yolunu bulmaya çalışmalıdır. Zira akıllı ve gerçek mümin Rabbine isyan etmez. Haram kıldığı davranışlardan uzak durur.

Şunu da kesinlikle bilelim ki, başkasının kültürü tesiri altında kalan, kendi örf ve âdetinden utanır hale gelen, gelenek ve göreneklerinden kopan bir millet geleceğinden hiçbir şekilde emin olamaz. Geleceğine güzel bir şekilde yön veremez. Gelecekte mutlu bir toplum olamaz. O millet yok olmuş demektir.

Onun içindir ki, bizler birer mümin olarak yeni yıla gireceğimiz şu sıralarda kendimize çeki düzen vermeli, hata ve kusurlarımızı düzeltmeli, insanları sevmeli ve faydalı olacak davranışlarda bulunmalıyız. Bize Allahın Rızasını kazandıracak, bizi Hazreti Peygamberin şefaatine götürecek davranışlarda ibadetlerde bulunmalıyız. Hazreti Ömer in her gün kendisine sorduğu şu soruyu Ey Ömer; Bu gün Allah için ne yaptın? Sorusunu hiç değilse kendi kendimize; geride bıraktığım koca bir yılda, koca bir ömürde Allah için ne yapabildim? Olmalı ve bu soruya gerçekten cevap verebiliyorsak bize ne mutlu. Ama cevap veremiyorsak nedenini de iyi araştırmalıyız.

30.12.2015

PKK NASİL BİTER

25 Aralık 2015 Cuma 01:23

Türkiye de her gün bir olay olmaya başladı. Bu güzel cennet vatanımızda yaşanan hadiseler bir türlü bitmek bilmiyor.

Her gün bir iki şehit veriliyor. Bunun sebebi nedir dendiğinde düşmanın görülmemesi.  Buradan sesleniyorum. Bütün siyasi partilere halkımız sizden kararlı adımlar atmanızı bekliyor.

HDP nin Tutumunu herkes görmekte Bunların hedefi ülkemizde iç savaş çıkarmak bunların bir an önce dokunulmazlıkları nı kaldırmak lazım. Bunlar resmen PKK ya destek veriyor. Bakıyorsun Avrupa ülkelerini geziyor, bakıyorsun doğuya gidiyor. PKK destekçiliği yapıyor bakıyorsun sözcü gibi kandile gidiyor.

Bunları hala görmemezlikten mi geleceksiniz. Halk sizden biran önce tedbir bekliyor. BU tür terör olan ülkeler bunu nasıl çözmüş, Bunlara bakmak lazım. Dolayısıyla bir öneride bizden gelsin. Bu terörü yapan kimse devletimiz bunları tespit edip, maaşlarını kessin. Görevlerinden uzaklaştırılsın. Ben bu ülkeyi tanımıyorum diyenlere neden emekli maaşı, Memur maaşı, işçi maaşı verilecek. Belediyelere iller yardımı kesilsin.

Buradan devletimizi yönetenlere ve bütün siyasi partilere sesleniyorum. Bu ülkede kararlı adımlar atın. Bunları bugün sussa on beş yıl sonra yine saldıracaklar. Bu bölücü terör örgütünün kökünü kurutun. Çünkü bu eklenin geleceğini karartmayın. Bunlar durmaz ne olacaksa olsun. Halkımız sizin yanınızda. Halkamız kararlı adımlar bekliyor.  Kurutun şunların kökünü onlarda bu fırsat olsun bizlere acımazlar.

Israrla silah bırakmayan bir terör örgütü varsa karşınızda ve ateşkes bozup elindeki silahı kafanıza dayıyorsa, sivillerin arasına karışıp “devrimci halk savaşı” çıkarıyorsa yapacak tek şey var demektir. Anladığı dilden konuşacak ve belini kıracaksınız onun.

Bugün terörü kamufle eden sivil bir düzenekle de baş etmek zorunda Türkiye. Asıl zorluk burada. Öyle bir zorluk ki bu, farklı alanlarda yapılanmış olması, sivil alanı, değerleri, kavramları istila etmesi, gerçeği el çabukluğuyla ters yüz edebilmesi gibi açılardan paralelin sofistike yapısına ve işleyiş tarzına benziyor.

Baksanıza terör örgütü asker polis şehit ediyor, PKK göğsünü gere gere ben yaptım diyor ama HDP’li vekiller, elimizde kanıt yok ama PKK değil kesin Devlet öldürmüştür” diyorlar. Diyebiliyorlar.                                                                                                                                                                                                                 Hüseyin TAKLACI

BİRYERDEN BAŞLAMALI

18 Aralık 2015 Cuma 01:01

Esnaf ve sanatkârların geliştirilip güçlendirilmesi, toplumumuzda istikrarın ve toplumsal dengenin sağlanması yönünden son derece yaşamsal bir öneme sahiptir.

Bu kesimin devletçe uygulanacak politikalarla desteklenip geliştirilmesi konusu günümüzde tartışılamaz bir gereklilik olarak kabul edilmektedir.

Bugün tartışılan artık esnaf ve küçük sanatkâr kesiminin desteklenip desteklenmeyeceği değil nasıl ve hangi politikalarla desteklenmesi gerekliliğidir.

Küçük sanatkârlarımızın geleneksel çalışma alışkanlıklarından ve yönetim biçimlerinden vazgeçerek, yeni teknolojilere yönelik yapılanma sürecine girmek durumundadırlar. Dünyada böylesine hızlı değişim ve gelişmeler yaşanırken esnaf ve sanatkâr kesiminin bu gelişim ve değişim dışında kalması kuşkusuz düşünülemez.

Büyük ölçüde devlet desteğinden yoksun, sadece kendi alın teriyle bir şeyler üretmeye çalışan esnaf ve sanatkârımızın geri kalmış teknolojilerini ve meslek eğitim düzeylerini en kısa sürede geliştiremedikleri takdirde yok olmaya mahkûm olacaklardır.

Esnafın sorunları,  İşyeri kiralarından tutun da emeklilik işlemlerine varıncaya kadar pek çok konu esnafın önünde set olarak ilerlemesini ve gelişmesini engellemektedir.

Bağ kur primlerini uzun süre ödeyememiş, bu nedenle de yıllarca sağlık hizmetlerinden hiç yararlanmamış, gerektiğinde tedavi masraflarını ve ilaç paralarını cebinden ödemiş kimselerin borçlarını öderken sağlık primlerinin de alınması gibi.

Esnaf sıkıntılı ama bir o kadar da bilinçlidir. Bu konuda bu güne kadar yapılan çalışmalar boşa gitmemiş ve esnaf bilinci oluşmuştur. Dileğimiz bu bilincin yeterli ve doyurucu seviyeye gelmesidir.

Ancak esnafımıza da birkaç kelime de etmeden geçemeyeceğim.

Kar hadlerinizi bir gözden geçiriniz. Ucuz alınız ki ucuz satabilesiniz. Az ve peşin alınız ki rekabet edebilesiniz. Kıran kırana bir rekabet ve çalışma sistemi oturdu. Buna ayak uyduran ayakta kalabilir. Yoksa dizlerinin mecali kesilir. Kalite denilen bir kavram var. Artık toplum kaliteli ürün ve hizmetleri özlemektedir.

Yüzünüz bal satsın. Sirke suratlı esnafı olmamalı. Zaten o kadar az ki bu tipler ayıklayın aranızdan, ya da onları da eğitin. Kaliteliyi en kaliteliyi üretin, En kaliteli hizmeti verin, mesleğinizi en iyi şekilde öğrenip en iyi şekilde icra edin ki huzurlu olasınız. Göreceksiniz asla karşılıksız kalmaz bu tavrınız.

Rekabete karşı durmak fırtınaya meydan okuyan sivrisinek olmaya benzer. Birleşin. Gücünüzü sermayenizi, bilginizi birleşin ve paylaşmayı öğrenin. Bir dal kırılır bir demet dal ise gövdeden daha sağlam ve güçlü olur. Tek vergi, tek dükkân, tek hedef sizi her zaman daha başarılı ve daha az maliyetli kılar.

Özetlemek gerekirse; esnaf ve sanatkârımızın devletçe desteklenmesinde selektif politikalar uygulanmalı, teknolojik düzeyi yeterli üretim yapan küçük sanatkârlar ile değişen dünya koşullarında toplumsal işlevini koruyan esnaf kesimine, teknoloji, eğitim ve finansman desteği verilmelidir. Bu desteğin yanı sıra, üretim ve hizmetlerin uluslar arası standartlarda yapılması mutlaka sağlanmalı, bu amaçla meslek standartları mutlaka zorunlu uygulamaya konulmalıdır. 15.12.2015

 

HÜSEYİN TAKLACI

ANKARA SİTELER OSB OLMALIDIR

11 Aralık 2015 Cuma 01:29

OSB Kanununun sağladığı yasal çerçevenin sonucu olarak günümüzde  OSB’ ler;  KOBİ’lerin gelişimini sağlamak ve bunlara daha iyi üretim olanakları sunmak, ekonomik açıdan farklılaşan bölgeler arasında dengeli gelişmeyi sağlamak, onların uygun, planlı ve programlı yerleşimini sağlayıp sanayileşmenin kentler üzerinde doğurabileceği olumsuz etkileri ortadan kaldırarak kentleşme ile sanayileşme arasındaki ilişkiyi düzenlemek gibi önemli fonksiyonları ile uygulanacak sanayi politikası için kritik bir araç haline gelmiştir.

Söz konusu uygulama ile birlikte; OSB’lerin bölgesel kalkınmadaki gelişimleri için atılması gereken adımlar da ortaya konmuş olmaktadır. OSB uygulanması Sitelerdeki küçük KOBİ işletmelerin verimliliklerinin arttırılmasını sağlayacaktır. En köklü sektör olan Ankara Siteler mobilya üretim bölgesinin Sektörlerdeki firmalarının kalkınmasını ve ihracat yapmasını sağlayacaktır.

Sitelerin OSB olmaması Üretim maliyetlerindeki artış, iç talep yetersizliği ve ithal mallar ile artan rekabet firmaların düşük kapasite ile çalışmasında önemli etkenlerdir.

OSB olması ise, Firmaların rekabet gücünün arttırılması, maliyetlerin düşürülmesi ve kalitenin iyileştirilmesi sağlanacağı gibi, pazarlama ve ürün yeniliklerinin gerçekleştirilmesine de katkıda bulunacaktır. Özellikle yenilikçi uygulamalar konusunda sektörlerin dünyadaki gelişmeleri iyi takip etmelerinin önünü açacaktır. Günümüzde bu tür yeniliklerin firma verimliliğini artırdığı gibi ve rekabet avantajı sağlayacağı da bilinen bir gerçektir.

OSB’ Sanayici bilinci ve kültürünün yeterince gelişmesinde de etkili olmaktadır. Sitelerin OSB olması Sektörlerdeki firmaların daha çok bireysel hareket etmeleri ve ortak uygulamalar içine girememelerine neden olmaktadır. İş birliği yapmadıkları görülmektedir.   Bu etkenlerin yanı sıra; enerji maliyetlerinin yüksek olması ve altyapı konusunda yaşanan sıkıntılar, devletin kamu politikalarında yapılan yanlış uygulamalar, teknolojik yetersizlikler, bürokrasi engeli ve sosyal yatırımlardaki zayıflık gibi faktörler de, düşük seviyede olmakla birlikte,

OSB nin Sitelerin  gelişimine olumlu bir etki yapacağı açıktır. OSB yönetiminin etkin bir yönetim işlevi görmesi ile firmalar arasında işbirliği odaklı ilişkilerin güçlenmesiyle birlikte devletin alacağı önlemler birleştiğinde, güçlü bir sinerji oluşabilecek.  Böylece, OSB’ olmakla daha sağlıklı ve etkin bir şekilde büyüme sağlayabilecektir.

OSB olmaması,

  • Birlikte hareket etme duygusunun gelişmemiş olması
  • Sanayici bilincinin gelişmemiş olması
  • Kaynak yetersizliği
  • Kuruluş yeri seçiminde yapılan yanlışlıklar
  • Enerji maliyetleri ve altyapı konusunda yaşanan sorunlar
  • Kamu politikalarındaki yetersizlik ve olumsuzluklar
  • Teknolojik yetersizlikler, bilişim teknolojilerinin takip edilememesi
  • Bürokratik engeller İşlerin yeterince hızlı yürütülememesi
  • Sosyal yatırımların (eğitim, sağlık, sportif faaliyetler) yetersizliği gibi olumsuzluklara yol açmaktadır.

 

OSB’ olmasında güdülen amaçlar

  • *Sanayinin disipline edilmesi.
  • *Kentlerin planlı yerleşimine ve gelişimine katkıda bulunulması.
  • *Birbirini tamamlayıcı ve birbirinin yan ürününü teşvik eden sanayicilerin bir program
  • İçinde üretim yapmaları yoluyla üretimde verimlilik ve kârlılık sağlanması.
  • *Sanayinin az gelişmiş bölgelerde yaygınlaştırılması.
  • *Tarım alanlarının sanayide kullanılmasının önüne geçilmesi gibi sıralanabilir

İşte bunun için diyoruz ki ülkemizin ilk ve tek köklü mobilya üretim bölgesi olan sitelerin

OSB olması şarttır.

 

Hüseyin TAKLACI

İNSANIMIZDAKİ DUYARSIZLIK:

04 Aralık 2015 Cuma 01:30

Duyarsızlık, Son zamanlar da Ülkemiz insanlarında gözlemlediğim ve gittikçe artan bir hastalık haline geldi toplumsal duyarsızlık. En gencinden tutun da yaşlısına kadar pek çok kişi duyarsızlık hastalığına yakalanmış durumda.  Büyük, küçük herkes de bir duyarsızlık hâkim.

Toplumsal bir körleşme ve haksızlıklara karşı oluşan ciddi bir suskunluk var. Sanki eskiden kardeşinin hakkı yendiğinde bas bas bağıran ve doğruyu söyleyen o güzel insanlar yok olmuş da yerine yanlışlara göz yuman, susan ve kendi hakkı yenmediği müddetçe asla içindekini haykırmayan, haykıramayan insanlar gelmiş.

Çevremizdeki olup bitenlerden uzak kalamayız. Günümüzde insanın kendi başına hayatın sevincini ve hüznünü yaşaması mümkün değildir.
İnsanın bireysel yönü olduğu gibi toplumsal yönü de vardır. Bazen yalnız yaşamak ister. Bazen de yalnızlıktan sıkılır arkadaş arar.
Bazı insanlarımız kendilerini toplumdan soyutluyorlar. Toplum kendilerini kabullenseler bile bir türlü kendilerini toplum kurallarını kabul etmiyorlar.

Bazen hiç ummadığınız kişinin size karşı tavır aldığını yaşarsanız günahınızı, hatanızı, yanlışınızı düşünüyorsunuz. Kendinizce gerçekten yanlışınız yok. Fakat karşı taraftan aynı anlayışı görme şansınız olmuyor. Çünkü sizin konulduğunuz bir yer var. Adınız çıkmış oradan inme şansınız yok.
Sizin ümit beslediğiniz şekilde değil de onun tam tersi davranışa maruz kalırsanız ümit dünyanız yıkılıyor.
Bazen çok samimi davranılacağını umarak gittiğiniz yerlerde soğuk karşılanınca canınız sıkılıyor. Keşke gelmeseydim bile diyebiliyorsunuz. Karamsar olmamak gerekiyor lakin insanız işte.
Diyelim ki sıkıntılı ve elinden siz tutmazsanız tutacak kişilerinin olmadığı günlerde sizin yardım ettiğiniz insanlardan beklentiniz yoksa bile en azından günlük hayatta sıcak davranmasını umarsınız.
Ummakta hakkınızdır. Birçoğumuza şikâyet anlamında değil de lafın gelişi olarak bu tür yanlışları aktarsanız hemen size nasihat verilir.

Nasihate ihtiyacım yok demek insanlığımızı inkâr demektir. Her zaman öğüde ihtiyacımız vardır.
Fakat insanlarında bu kadar kadirşinaslıktan uzak olmalarını da insan gururuna yediremiyor. Gönlümüz istiyor ki bize birisi emek çekmişse hiç olmazsa onun hatırına insanlar büyüğüne küçüğüne kaba davranmasın.
İnsanın yakınları şayet ihtiyaçları olduğunda sizden medet bekliyor, ferahlayınca da size selam vermiyor.
İnsanlık özümüzü hiç kaybetmeden yaşamasını öğrenmeliyiz. Beraber yaşayan insanların sadece biri suçlu diğeri suçsuz demek genel geçer kuralları yok saymaktır.

Ne yazık ki kabul ve itiraf etmek zorundayız: Bireyler ve toplum olarak duyarlılığımızı önemli ölçüde yitirmiş durumdayız.

O hale geldik ki gözlerimizin önünde cereyan eden hadiselere, ne kardeşlik, ne akrabalık, ne komşuluk, ne de dindaşlık hatırına el uzatmıyoruz. Sanki vicdanlarımıza narkoz verilmiş, duygularımıza neşter çekilmiş de birbirimizi fark edemez olmuşuz.

Apartman komşumuzun evine ateş düşse, yanı başımızda bir kendini bilmezin rezalet çıkarsa,  bırakın müdahale etmeyi, dönüp bakma gereği bile duymuyoruz. Haber bültenlerindeki Müslüman kıyımı, açlık, şiddet, cinayet haberlerini stant-uç seyreder gibi seyredebiliyor, onurumuz ayaklar altına alınırken gülebiliyor, dinî ve örfî değerlerimizi yaşama ve yaşatma noktasında son derece kayıtsız kalabiliyoruz.

Şu halde çevremizde meydana gelen hadiselere ilgisiz kalma, kulaklarımızı, gözlerimizi, ağzımızı kapatmak yakışır mı?

Kendimizi bıraktıkça duyarsızlaşıyor, duyarsızlaştıkça dinî ve insanî değerlerimize uzaklaşıp yabancılaşıyoruz.

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın tadında yaşanıyor her şey, her gün  Oysa ki sıra bir gün unutulduğunu sandığı herkese gelecektir mutlaka.

Bugün olmasa da, yarın mutlaka.  02.12.2015

 

HÜSEYİN TAKLACI

TABELA KİRLİLİĞİ

27 Kasım 2015 Cuma 01:45

Tabela, kurumların ister ticari olsun, ister kamu hizmeti amaçlı olsun insanların dikkatini çekmek ve belli bilgileri onlara empoze etmek amacıyla konulmuştur. Tabela özellikle dış mekânda çok zengin kullanım alanları olmasından ve herkesin görebilmesinden dolayı geniş bir yelpazeye sahiptir.

Ülkede kafanızı çevirdiğiniz yerde irili ufaklı, ışıklı ışıksız, rengârenk görüntü kirliliği yaratan milyon çeşit tabela olması durumudur. Bildiğim kadarıyla bununla ilgili bir kanun falan yok mekânı, dükkânı, ofisi olan istediği yere yapıştırıyor reklamı. Devlet sadece vergisini almayı bilmesin mümkünse bu berbat görüntüye de bir çare bulsun. Yabancı dillerinhttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif özellikle İngilizcenin dilimiz üzerindeki etkisi son yıllarda gittikçe yıkıcı bir hâl alıyor. Yabancı kelimelerin sık kullanılması dışında yabancı dildeki eklerin Türkçe kelimelere eklenerek yeni kelimeler türetilmesi gibi acayiplikler de dikkati çekiyor.

Öyle kihttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif artık yiyecek isimlerihttp://www.bakimliyiz.com/images/smilies/smilev.gif işyerleri unvanları ve meslek dalları bile bu tuhaf karışımlı kelimelerle ifade edilir oldu.

Tabelalara yabancı bir isim yazma eğilimi son zamanlarda iyice artarak dilimiz açısından bir tehdit unsuru haline gelmiştir.

Artık başınızı çevirdiğiniz her yönde yeni bir örnekle karşılaşabiliyorsunuz. Hatta artık firmalar bu yabancı isim koyma konusunda birbirleriyle yaratıcılık yarışına girmeye başladılar. Bunu yarım yamalak bildikleri bir dilde değil de kendi ana dillerinde yapsalar bu yarışta daha başarılı olacakları gibi dilimizin güzelliğini ve varsıllığını da yansıtabileceklerdir.

Bilmem hiç bu yabancı isimli iş yerlerinden bir tanesine girip sordunuz mu, Neden Türkçe kullanmadınız diye İnsanların bu konuya dikkat ettiğini göstermesi açısından sormanızı isterim. Küreselleşme ortak değerler benimseme ise bu değerler neden batının değerleri olsun? Küreselleşmeyi ortaya atanlar bizim kadar hevesliler mi küreselleşmeye. Efendim o halde çocuğunuz iyice yabancı hayranı olmadan müdahale etmeli ve İngiliz olmadan İngilizce öğrenmeyi öğretmelisiniz.

Bu alışkanlığın özentiden kaynaklandığı ve bu şekilde Türkçeye ihanet edenlerin ulusal birlik bilincinden uzak oldukları gözlenmektedir. Hiçbir gerekçe bunu haklı kılamaz. Bu durum, insanımızın kendini, batılı ülkelerden daha aşağı, bayağı, kaba saba gördüğünü belli eder.

Türkçemizi yabancı sözcüklerin işgalinden kurtarmak için çabalarken bir de bunlarla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Bu yanlışlıkların engellenmesinde de belediyelere çok iş düşüyor. Yalnızca tabelaların yabancı olup olmadığına bakılmamalıdır. Türkçe olanların da tamlama kurallarına uygun olup olmadığına bakılmalıdır. Yoksa bu yanlışlıkların sonu gelmeyecek, dilimiz daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalacak. Bu kirliliğe artık “Dur!” denmelidir.

Tabelanın amacı o işyerinin adını ve kurumsallığını ifade etmesidir. Ama Türkiye de tabela ne kadar büyük olursa o işyeri o kadar prim yapar mantığı vardır. Tabela ne kadar büyük olursa o işyeri kişiye o kadar güven verir. İşyerinin kurumsallığı ve vizyonu zerre umurunda değildir.

Tabela kirliliği ve yabancı isim konusunda esnafın bağlı olduğu örgütlerin de çalışma yapması gereklidir. Tabelalar belirli bir standarda bağlanmalı, ortak bir düzenlemeye gidilmeli.

 

HÜSEYİN TAKLACI

DÜNYA TERÖRÜ

20 Kasım 2015 Cuma 01:34

Dünyanın çeşitli yerlerinde Terör olayları olmaya başladı. Bu terör olaylarının başladığı Onbir Eylülde Amerika da olan terör olaylarıyla başladı.

Bu süreçten sonra ABD Ortadoğu ya gözünü dikti. Büyük Ortadoğu projesi hayata geçirmek için bütün gücünü kullanmaya başladı. Bakıldığında Arap Ülkelerinin bir çoğunda liderler değişmeye başladı. En önemli olan değişiklikte nerden başlanmasıdır. Bu değişiklik tabi ki Türkiye’nin sınırı olan Irak’ tı. Saddam Hüseyin ABD’ye kafa tutuyordu veya ABD Dünya Ülkelerini böyle gösteriyordu. Bunu da yazılı basın görsel medya ile yapıyordu çünkü ülkelerin çoğunda Basında ABD ve İsrail’in gücü var. Dünya Ülkelerin çoğunluğu bağımsız değil. Bunların isteğiyle yönetiliyor. Rusya’nın parçalanmasıyla ABD rahatlamıştı, hesapta olmayan gelişmeler olmaya başladı, bu nedir dendiğinde tabi ki Avrupa birliğiydi tekrar bir güç daha çıkmıştı, karşısına tabi ki ABD  rahat etmek istiyordu. Tek güç olarak Dünyayı yönetmek istiyordu bunun için Avrupa birliğini yıkmak için elinden geleni yapıyordu. Avrupa da ki krizlerin sebebi de bu. Bu iş kansız olması için bütün gücünü kullanıyordu, ne yazık ki istediğini başaramadı. Avrupa birliği de boş durmuyordu, hiç durmayıp Ortadoğu’ yu kaşımaya başladı.

Hesapta olmayan Devlet kimdi tabi ki Rusya idi, Rusya Suriye’yi bombalamaya başlayınca ABD çileden çıkmıştı, karşısına bir güç daha çıkmıştı. Kenarda duruyordu, Rusya’da müdahil oldu bir anda.

Dolayısıyla burada zarar görenler kim derseniz tabi ki Müslümanlar zarar görüyordu. Bir çok Müslüman hayatını kaybetti.

Burada Türkiye’nin rolü nedir derseniz, Ülkemiz olayları şuan itibariyle seyrediyor nasıl az hasar ile atlatırım düşüncesiyle yoluna devam ediyor. Türkiye’nin başına da terör bir bela vermişler, Türkiye bunla uğraşmaktan başını kaldıramıyor, birde Suriye’den gelen sığınmacılar; bu sığınmacılardan Avrupa da nasibini almaya başladı her şey bundan sonra değişmeye başladı . Burada bütün Dünya Ülkelerine görev düşüyor. Terörü hep birlikte kınaması lazım, ortak tavır olması lazım. Sayın Cumhur Başkanımızın dediği gibi Terör Terördür, bunun Dini mesebi olmaz bunun için bu işin içinden olan Ülkeler bir an önce ellerini çeksinler yoksa Dünya Kaosa gider ve son pişmanlık fayda vermez. 16.11.2015

HÜSEYİN TAKLACI

HAVLU ATTILAR

13 Kasım 2015 Cuma 01:33

Türkiye’de seçimler bitti. Ülke insanları oh be dediler. İnsanları sıkıntı ve endişe almıştı. Bütün halk rahatladı. Türkiye’nin dört senesi rahatlamış oldu. Diğer partiler kendini sorgulamaya başladı. Biz nerde hata yaptık dediler. Hala siyasi partiler anlamıyor. Türkiye istikrar istiyor.

7 Haziran’da seçmen tüm partilere ev ödevi verdi, bir tek Ak Parti ödevini çalıştı ve yaptı” 7 Haziran sonrası muhalefetin projelerini çok sık gündeme getirip eleştirmeyen Ak Parti, hem cebe dokunan vaatler açıkladı hem de bu vaatlerin hayata geçirilmesini gündemde tutulmasının etkileri de konuşuldu. Bu söylemin de oy artışında önemli bir etken olduğuna dikkat çekildi. Ak Parti karşısında duran partilerin, “uluslararası camia” tarafından da desteklendiği ve böylece bir, “Ak Parti karşıtı blok” algısının da seçmende etkili olduğu tespiti de yapıldı.

İsterseniz gelin partilerin performanslarına ve içine düştükleri duruma tek tek bakalım:

CHP: Halktan kopuktu daha da koptu, halk nezdinde hiçbir karşılığı olmayan isimlere öncelik verdi, heyecan yaratamadı, tanıtım ve miting stratejisi yanlıştı, oyunu artırabileceği yerlere ve kitlelere değil tam tersine yöneldi, kurmay heyeti başarısızlığı on defa kanıtlanmış isimler ve parti için hiç ter dökmeyen isimlerden oluştu, gençleri yakalayamadı…

MHP: Yeterince çaba harcamadı, olan heyecanı da köreltti, vizyon koyamadı, büyük kentleri boş verdi, önemsemedi, eski tabanıyla hâlâ barışamadı, gençlere heyecan veremedi…

HDP: En yenilikçi parti o oldu, dünü dünde bırakıp mağduru oynadı, tanıtımın gücünden yararlandı, Tayyip Bey’e ders vermek isteyenlerin odağı oldu, ödünç oyları istismar etmeyeceğini açıkladı, inandırıcı bulundu, gençleri yakaladı, en iyi performansa rağmen mağrur olmadı

Halk şunu söyledi. Siz bu işi beceremediniz. Bende sizin yapamadığınız işi bu sefer bitiririm dedi.  Tekrar tek başına AK partiyi göreve getirdi. AK partinin görev sorumluluğu içinde bu dört seneyi çok iyi değerlendirmesi lazım.

Hiç durmayıp çalışması lazım eğer ben oldum derse rahat bir tablo çizerse bir dahaki dönemde çok sıkıntı çeker. Aldığı oyun yarısına düşer. Bu alınan sonuçlar AK partideki insanlara çok güven vermesin. Hiç durmayıp Bu ülke için çalışma yapması lazım. Yoksa Bu babalın altında ezilir.

Diğer siyasi Partilere gelince şunu bilmeleri lazım Türkiye deki insanların iki seçeneği vardır. Bunlardan birisi sağda AK partide yâda MHP seçeneği vardır. Solda bakıldığında CHP seçeneği veya HDP seçeneği vardı. Bu dört partinin durumu buydu, bu siyasi partiler barajın üstünde görünüyordu. Halk çok iyi bilir seyirci takdir hakkını barajın üstünde olan partilerden yana kullandı.

İlk önce cebinden yana oy kullandı diğer partilerin oy almaması Türkiye’ nin bir ayıbı bence çünkü Bu ülkede diğerlerinin de olması lazım.  Türkiye Halkının takdir hakkını kullanmamasının k sebebi Barajın olması benim şahsı düşüncem barajın bir an önce kalkması ve diğer siyasete gönül vermiş insanların önünün açılması.

Ülkemizde ne insanlar var ama ne yazık ki bunların önleri kapalı bu ülkede her kes aynı görüşte olmak zorunda değil farklı düşüncelerde olmak zorunda. Siyasi partilere bakıldığında örnek vermek lazımsa Ak Partinin kendine göre kadrosu var dışarıdan almaz. CHP nin de kendine göre kadrosu var, MHP nin de kendine göre kadrosu var. Dolayısıyla her kesim kendine göre kadrosu var insanlar bu siyasi partilere muhtaç siyaset yapmak isterse bunun için baraj kalkması lazım. Bu şekilde adalet gelir.

Başarılı olamayan iki siyasi partide sıkıntı yaşanmaya başladı. Bu partiler sizlerinde bildiğiniz gibi CHP ve MHP bu iki siyasi parti kabuklarını kırması lazım. Şunu belirtmek gerekirse A partililer söyleyemiyorum elli seçim geçirseler tek başına iktidar olamazlar. Bunun sebebi nedir dendiğinde görünüş itibariyle, bir kesimi, diğeri bir kesimin görüntüsü içinde olduklarından burada tabanımız çok üzülüyor ve sesleri kesilmiş bir şekilde oturuyorlar.

Bu siyasi partilerin yeni cana yeni kana ihtiyaçları var. Bu kervan bu şekilde gitmez. İnsana yakışır bir şekilde havlu atmaya ihtiyacınız var. Türkiye deki siyasetin yeni insanlara ihtiyacı var. Sizinle olmuyor. Ben yazar filan değilim ben halkın içinden biriyim. 11.11.2015

 

HÜSEYİN TAKLACI

NEDEN İSTİKRAR

06 Kasım 2015 Cuma 01:54

İstikrar” sözcüğü kendi halinde basit bir sözcük gibi görülebilir. Ancak dünyamız için, insanlık için çok önemli bir sözcüktür “istikrar. İstikrar” sözcüğü söylenip geçilecek bir sözcükten öte, üzerinde önemle durulması gereken önemli bir kavramdır. Çağımızda bu sözcüğün anlamını istikrarsızlıklarla karşılaşan milletler ve devletler çok iyi bilirler.

Türkiye’de özellikle orta yaş ve üzerinde olan herkes siyasi istikrarsızlıktan kaynaklı ekonomik krizlerin halkımıza neler yaşattığını hiç unutamazlar. Bir anda işini kaybedenler, şirketleri iflasa sürüklenenler, döviz kurlarının üç kat artması ile borcu üç misli artan esnaf ve dış borcu üç misli artan hazine istikrarsızlığını çok yakından tanımışlardır. İstikrarsızlığın sonucu olarak birçok temel gıda maddesinin yokluğunu, market ve benzin istasyonlarındaki kuyrukları, dış temsilciliklerimizin kiralarının dahi ödenemediği ve üç sente muhtaç bir ülke haline geldiğimiz günleri yaşayan herkes bu ülkede istikrarın ne anlama geldiğini çok iyi bilir.

Kelime anlamı, aynı kararda, biçimde devam etme, kararlılık demektir. Genel ekonomik faaliyetlerde daralma ve aşırı genişleme gibi ciddi bir dalgalanmanın görülmemesi durumunu ifade eden iç ve dış istikrar diye ikiye ayrılabilir.

İç ekonomik istikrardan fiyatların sabit kalması, üretim ve istihdamın düzenli biçimde genişlemesi anlaşılır. Genellikle üretim ve istihdam değişmeleri aynı yönde olur. Üretim genişledikçe istihdam da artar ve işsizlik azalır, fiyatlarda da makul bir artış olur. İç ekonomik istikrarın bozulması, enflasyon ve İşsizlik şeklinde kendini gösterir.

Ekonomik büyüme istihdam ve fiyat düzeyindeki gelişmeler arasındaki dengesizlikler günümüz istikrarsızlıklarının oluşum biçimleridir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde tasarruf yetersizliği bir yandan öz kaynaklarla ekonomik büyüme ve istihdamın artışında negatif bir etken olurken, diğer yandan da büyüme ve istihdamı geliştirmek amacıyla devletin içerisinde bulunduğu iç ve dış borçlanmalar büyük kamu açıklarına neden olmaktadır.

Siyasal istikrar, ekonomik istikrarı sağlayabilmek için gerek şarttır ama yeter şart değildir. Yani siyasal istikrarın varlığı ekonomik istikrarı sağlamak için gerekli olmakla birlikte, tek başına bu amacı sağlamak için yeterli olamaz. Siyasal istikrarın yanında sosyal istikrarın varlığı da şarttır.

Siyasal istikrar deyimini, siyasal iktidarın, toplumdan aldığı yetkiyle, yasal düzenlemeleri yapması, ülke yönetimini istikrarlı bir biçimde yürütmesi ve yaptığı işlerde halkın desteğini alması olarak tanımlarsak yanılmış olmayız. Ekonomik istikrardan kastım ise çok daha objektif ölçülerle tanımlanabilecek bir şeydir. Ekonomik büyümenin potansiyel büyüme dolayında sürdürülmesi, işsizliğin düşürülmesi, enflasyonun, bütçe açığının, cari açığın denetim altında tutulabilmesi gibi konular ekonomik istikrarın varlığını gösterir. Sosyal istikrar, bir toplumun sosyal konularda iktidar ile genel olarak benzer düşünceye ve davranışa sahip olması olarak tanımlanabilir. Yaygınlaşan sokak protestoları, toplumun çeşitli kurumlarından gelen başkaldırılar, sosyal istikrarın zayıfladığının göstergesi olarak kabul edilebilir.

Burada konu ettiğim ekonomik istikrar orta – uzun dönemli istikrardır. Kısa dönemde siyasal istikrarın varlığı, ekonomik istikrarı sağlayabilir. Bunu orta – uzun döneme yaymanın yolu, siyasal ve sosyal istikrarı kullanarak, toplumun ihtiyaç duyduğu yapısal reformları yapmaktan geçiyor.

Bu tanımlar çerçevesinde baktığımız zaman bir ülkede orta – uzun dönemli ekonomik istikrarı sağlayabilmenin yolunun siyasal istikrarın yanı sıra sosyal istikrarı da sağlamaktan geçtiğini söyleyebiliriz.

Acaba siyaset ile ekonomi arasında sosyal istikrarın da varlığı şartıyla oluşan bu doğru yönlü ilişkinin tersi de doğru mudur? Yani ekonomik istikrar sağlanırsa siyasal istikrar da sağlanabilir mi? Yoksa burada da sosyal istikrarın katalizörlüğü gerekli midir? Bu soruya benim yanıtım olumludur. Yani bir ülkede siyasal istikrarın sağlanabilmesi için ekonominin istikrarlı olmasının yanında başka şeyler de gereklidir. Toplumun siyasal ve sosyal konulardaki talepleri, ekonomideki istikrara ek olarak yanıtlaması gereken talepler olabilir. Örneğin bir toplumda adalet sistemi iyi çalışmıyor ve insanlar buna baş kaldırıyorsa o zaman bu olayın çözümü siyasal ve ekonomik istikrarın sağlanmasından öte bir şeydir.

O günleri yaşamamış genç nesillere istikrarın önemini daha iyi anlatmak için bu günlerde ülkemizi de etkileyen çevre ülkelerde yaşanan siyasi istikrarsızlıkların sonucu olarak ortaya çıkmış olan yönetim zafiyetlerinin milletleri ne hale getirdiğinin örneğini vermek lazım. Libya’da, Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta halklar ülkelerinde yaşayamaz hale geldi. Birçok ülke vatandaşı iç savaş nedeniyle öldü, sağ kalanlar ülkelerini terk ederek başka ülkelere sığınmacı olarak göç etmek zorunda kaldı. Bu gidişle istikrarsızlıkların meydana getirdiği iç savaşların devam edeceği, halkların ölmeye, ailelerin yok olmaya devam edeceği öngörülmektedir. İstikrarsızlıklardan beslenen gelişmiş ülkeler acı ve hazin durumu seyrederek bu ülkelerin kaynaklarından “nasıl nemalanırız”, bu ülkelerdeki istikrarsızlığı “ne kadar uzatırız” hesabı içindeler.

burada, amacımın siyasi bir söylemde bulunmak veya siyasi bir mesaj vermek olmadığının altını çizerek, neden “istikrar” konusunu seçtiğimi anlatayım. Geçen yılın sonlarında ekonomi yorumcularının hepsi, bankalar, uluslararası ekonomi değerlendirme kuruluşları Türkiye’de 2014 yılını ekonomik bakımdan riskli bulmuşlardı. Sebebi olarak da 2014 yılında yapılacak mahalli seçimleri ve cumhurbaşkanlığı seçimini göstermişlerdi. Sonuç ortada. Ekonomi normal seyrinde devam etti. Seçimler süresince ve seçimler sonrasında tahmin edilen olumsuz ekonomik değişiklikler olmadı. Hükümet geçmiş yıllarda olduğu gibi seçim ekonomisi uygulamadı. Ülkemiz her iki seçimi de başarı ile gerçekleştirerek 2014 yılını ekonomik olarak riskli gösteren herkesi yanılttı. Suni olarak risk yaratmak isteyenlerin eli boş kaldı.

Türk halkının istikrardan yana olan siyasi tercihinin ve sağduyulu kararlarını saygı ile karşılamak  gerekir. Halkın çoğu istikrarsızlığın  ne demek olduğunu, ülkenin istikrarsızlığı sürüklenmesi  halinde  dost gibi görünüp fırsat geldiğinde bataklıklarda bekleyen timsah rolünü alan süper güçlere kolay yem olunacağının farkında. Ülkemizde  sığınmacı olarak bulunan Suriye ve Irak halklarının içler acısı  durumunu yakinen görüyorlar. İstikrarsızlığın neticesi  olarak yaşanmış ve yaşanmakta olan gerçeklerden dersler çıkarıldığını görüyoruz.

ülke yönetimlerine talip olan siyasetçilerimiz halkın istikrara bağlı olarak huzur istediğini, maceralar peşinde olmayacağını anlamalı, eski siyasetçilerin yaptığı temeli ve mesnedi olmayan söylemlerini terk edip, halka gerçekleri ve doğruları halkın gözüne bakarak söyleme yolunu seçmeliler. Halk, her şeyin farkında, sorunları yokmuş gibi göstermeyen, gerçek sorunları tespit edip, sorunların çözümüne temeli olan çözümler üretecek, vizyonu geniş, donanımlı ve aynı zamanda ekibiyle uyumlu çalışacak, kaostan beslenmeyen siyasetçi profili arıyor. Ülke halkını iyi tanıyan, gerçekleri gizlemeyen, “istikrar” sözcüğünü geniş kavramda değerlendirecek, siyasilerin var olması, ülkemizin geleceği ve dünya da gelişmiş ülkeler sıralamasında yer bulması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.   04.11.2015

 

HÜSEYİN TAKLACI

MOBİLYA SEKTÖRÜNE BAKIŞ

30 Ekim 2015 Cuma 02:44

Mobilyada trendler, fonksiyonellik ve estetik bakış açısına paralel olarak değişim göstermektedir. Bu pencereden bakıldığında mobilya sektörünün de her anlamda sürekli aşama kaydetmesi kaçınılmaz hal almıştır.

Ev mobilyalarının yanı sıra ofis ve bahçe mobilyaları da bu değişime ayak uydurmaktadır. Kişi başına yıllık mobilya harcamasının gelişmiş ülkelerde 239 dolar, gelişmekte olanlarda ise 65 dolar ortalamalarında olduğu tespit edilmiştir. Dünya genelinde ise 300 milyar dolarlık üretim yapıldığı varsayılmaktadır. Mobilya imalatı gelişen teknolojiye göre hızlı üretimle talepleri karşılarken, diğer yandan zanaatkâr ölçekte iş yapan firmalar da bu emek yoğun sektörde yerini almaya devam etmektedir.

Mobilya sektörünün Türkiye’deki başlangıcı her ne kadar eskilere dayansa da endüstriyel üretim 1970’li yıllarda başlamıştır. 80’li yıllardan itibaren de globalleşme süreciyle tüketici profillerindeki gelişmeler ve değişimler kalite ve güncel model taleplerini beraberinde getirmiştir. Bugün Türkiye İtalyan stili ile yarışma hedefi oluşturan bir mobilya sektörüne sahip hale gelmiştir.

Türkiye’nin seksenli yıllar ve doksanlardaki dinamizminden gereğince pay alamayan mobilya sektörü, özellikle 2005 yılından itibaren standartlaşma, seri üretim, çevreye duyarlılık, insan sağlığı, ergonomi, estetik, kalite ve nihayetinde tasarımı birlikte isteyen bir yapıya bürünerek, hızlı bir gelişim gösterdi.

Başta Ankara olmak üzere İstanbul İnegöl, Kayseri ve İzmir ‘da üretime yoğunlaşan mobilya Sektörü firmaları, bir süredir kendi Ar-Ge süreçlerine yoğunlaşarak tasarım anlamında dünyada kendine yer edinmeye başladı ve bu sayede trend belirleyen konuma geldi.

Mobilya sektöründe perakende satış mağazaları ile toplam işletme sayısının 61 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Bu işletmelerdeki toplam istihdam ise 258 bin civarında. Yan sanayi ile bu rakamın 500 bini bulduğu düşünülüyor. Türkiye’nin neredeyse her ilinde mobilya üretimi yapan işletmelere rastlamakla birlikte Ankara, Kayseri, Bursa (İnegöl), İzmir, İstanbul ve Adana’da üretim tesislerinin sıkılaştığı görülüyor.

Ankara mobilya üretiminde her zaman için önemli bir merkez olmuştur. Ankara’da mobilya sektörü Siteler semtiyle özdeşleşmiştir. Siteler 1960’lı yıllarda kurulmuş olup, bugün 5.000 dönüm arazi üzerinde faaliyet gösteren büyük bir toplu üretim merkezidir. Bölge küçük ve orta ölçekli mobilya üretimi yapan binlerce işletmeyi barındırmaktadır.

Sitelerdeki kayıtlı firma sayısı 16.000’i geçmiştir. Ancak bu işletmeler emek yoğun işletmeler olup, büyük ölçekli üretim yapan firma sayısı azdır. Mobilya sektöründe kapasite kullanım oranları ise işletmelere göre değişiklik gösterirken, kapasite kullanım oranlarının küçük ölçeklilerde % 40, orta ölçeklilerde % 55, büyük ölçeklilerde ise % 80 olduğu öngörülüyor. Sektörde küçük işletmelerin varlığına rağmen modern tasarımının öneminin anlaşılması, tasarımcıların yetiştirilmesine gereken ilginin gösterilmesi ve istihdamlarının sağlanması sektörün gelişimine katkı sağlıyor.

Türkiye’nin dış ticaret fazlası veren nadir sektörlerinden biri olan mobilya endüstrisi, girişimci ve sürekli yeni pazarlar keşfeden yapısı sayesinde son 10 yılda yaptığı ihracat atağıyla dünya sıralamasında da 13’üncü sıraya yükseldi.  Sektör Raporu’na göre mobilya sektörünün 2005 yılında 715 milyon dolar olan ihracatı 2013 yılında 2,2 milyar dolara çıktı, toplam ihracat içindeki payı yüzde 1,47’ye yükseldi. Aynı dönemde yaklaşık dört kat artan verimlilik yüzde 46,3, net döviz fazlası da 1,3 milyar dolar olarak gerçekleşti. Sektörün 2012 yılı itibariyle üretim değeri 16 milyar TL, katma değeri 3,5 milyar TL oldu. Sektör, kentleşme, orta sınıfın büyümesine paralel gelir düzeyinde ve küçük/orta ölçekli ofis sayısındaki artış yaşanması gibi nedenlerden dolayı iç pazarda da hızla büyüdü.

TÜİK verilerine göre, Türkiye’nin mobilya ihracatı, 2014’te yüzde 8,2’lik artışla 2 milyar 421 milyon 267 bin dolara ulaştı. Ürün grupları bazında en fazla ihracat 787 milyon 653 bin dolarla koltuk, kanepe ve sandalye gibi ürünleri kapsayan oturmaya mahsus mobilyalar kaleminde gerçekleştirildi.

TİM verilerine göre ise 2015 yılı Ocak-Haziran döneminde mobilya, kağıt ve orman ürünleri ihracatı yüzde 11 düşüş göstererek 2 milyar 15 milyon dolar oldu.

2023 hedefi için yeni pazar arayışı

Mobilya sektörünün 2023 yılında 10 milyar dolarlık ihracat hedefi bulunuyor. Sektör aktörlerine göre bu hedefe ancak yeni pazarlarla ulaşılabilecek. Özellikle uzak coğrafyalara ihracatın önemli olduğuna vurgu yapılırken, bu noktada navlunda yaşanan sıkıntıların aşılması için destek verilmesi gerektiği dile getiriliyor.

Türkiye mobilya imalatının küresel rekabet gücünün artırılması ve dışa bağımlılığın azaltılması için uygulanacak stratejiler arasında, yerli hammadde olanaklarının geliştirilmesi, haksız rekabetin ve kayıt dışının önlenmesi, finansman ve sermaye olanaklarının artırılması ve organize sanayi bölgelerinde toplulaşma başlıklarına vurgu yapılmaktadır.

Türkiye’nin dünya kalitesinde mobilya ürettiği, tasarımdaki eksikliklerin de tamamlanmasıyla 2023 hedeflerine çok daha rahat ulaşılabileceği düşünülen bir gerçektir. Sektör temsilcileri mobilyacılar olarak tasarımın her yönüyle desteklenmesini istiyoruz.

Yerli hammadde olanakları geliştirilmeli

Mobilya İmalatı Sektör Raporu’nda Türkiye mobilya imalat sanayinin küresel rekabet gücünün artırılması ve dışa bağımlılığın azaltılması için uygulanması gereken stratejiler ise şu şekilde gerçekleşmelidir:

  • .AR-GE ve İnovasyon merkezinin oluşturulması.
  • · Yerli hammadde olanaklarının geliştirilmesi,
  • · Yan sanayinin geliştirilmesi,
  • · Organize sanayi bölgelerinde toplulaşma,
  • · İş ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi, enerji maliyetlerinin düşürülmesi,
  • · Tasarım ile ürün geliştirme kapasitesinin artırılması ve markalaşma,
  • · Finansman ve sermaye olanaklarının artırılması,
  • · Küçük ve orta ölçekli firmaların kapasitelerinin geliştirilmesi,
  • · Mesleki eğitimin iyileştirilmesi, nitelikli işgücü açığının kapatılması, nitelikli işgücü istihdamının artırılması,
  • · Haksız rekabetin ve kayıt dışının önlenmesi,
  • · Test, ölçme, laboratuar ve standart alt yapısının güçlendirilmesi.

İhracat şansı çok yüksek olan ve Hammadde girdisinin Tamamı yerli olan bu sektörün desteklenmesi dış ticaret artışına etkin olacağı gibi ülkemizde istihdam sağlayarak  en büyük sorun olan işsizliğin çözümlenmesine de katkı sağlayacaktır.

MUHARREM AYI VE AŞURE

23 Ekim 2015 Cuma 06:38

Öncelikle Hicrî yeni yılınız, Muharrem ayınız ve Aşure günümüz hayırlı olsun. Yeni güzelliklerin ve mutlulukların başlangıcı olan Aşure günü, inananların maddi manevi arınmasına ülkemiz ve insanlığın kurtuluşuna, sevgi, huzur ve barışa kavuşmasına vesile olur inşallah.

Aşure arapça kökenli bir kelimedir. Arapçada sayılarda  “aşere”  yani “on” 10 , “âşir” de onuncu demektir. Halkımız onuncu gün mânasına gelen “âşir”i, aşure şeklinde telâffuz ederek Muharrem’in onuncu gününe aşure günü ismi vermiş, böylece tarihe de aşure günü olarak geçmiştir.

Aşure bolluğun, bereketin ve paylaşmanın önemli bir simgesidir. Milattan önce Arap, İsrail ve Fars milletleri tarafında kutlanan  Aşure günü muharremin 10. Günüdür. Yani bu sene Aşure günü 23 Ekim Cuma gününe denk gelmektedir. Aşure gününün içinde bulunduğu ayın adı Muharrem’dir. Bu ay hicri takvimin başı olmakla önem kazanmıştır. Bunun yanında, bazı tarihî olaylara mazhar olmakla da ayrı bir özellik kazanmıştır.

Herkes aşurenin varoluş hikâyesinin Hz. Nuh tufanı ile başladığını bilmektedir. Aşurenin hikâyesi ise şu kıssaya dayanmaktadır: Hz.  Nuh büyük bir gemi yapar ve kendisine iman eden ne kadar mümin varsa onları gemiye bindirir. Her cinsten birer çift hayvanı da yanlarına alır. Ve Allah sonunda büyük tufanı koparttır. Gökten yağan yağmurlar ve yerden fışkıran sular bütün yeryüzünü kaplar. Sadece gemiye binen müminler kurtulur. Gemi aylarca suda kalır. Bu zaman zarfında yanlarına aldıkları yiyecekler tükenmeye başlar. Geriye kalan yiyecekleri bir kazanda toplayarak bir çorba pişirmeye başlarlar. O zamanda yapılmış çorbaya bugün Aşure diyoruz. Yüzyıllardan bu yana değişmeyen bir gelenek haline gelmiştir

Bu ayın içinde bulunan ve Allah katında çok seçkin yeri olan Aşure gününde bu adın verilmesinin nedeni, Muharrem ayının onuncu gününe denk gelmesidir. Peygamberimiz daha Mekke’deyken Aşure günü orucunu tutardı

Muharrem ayı kameri ayların ilki olup ve haram aylardan biridir. Muharrem  yani  Allah’ın ayı olarak bilinen Muharrem ayı, ilahi bereket ve feyzin, rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır. Bu ayda yapılan iyiliklerin ve hayırlı işlerin sevabı da daha fazladır.

Peygamber Efendimiz Kim Muharrem ayı içinde bir gün oruç tutarsa otuz gün oruç tutmuş gibi sevap alır. Peygamber Efendimiz “Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en şereflisi, en faziletlisi Muharrem ayında tutulan oruçtur.

  •  Hz. Adem’in tövbesini kabul etmesi.
  •  Hz. İdris ve Hz. İsa’nın göğe çekilmesi.
  •  Hz. Nuh ve ona inananların gemiden selametle inmesi.
  •  Hz. İbrahim’in doğumu, Halilullah olması ve ateşten kurtulması.
  •  Hz. Musa’nın firavundan kurtulması.
  •  Hz. Eyüp’ün hastalıktan kurtulması.
  •  Hz. Yunus’un balığın karnından kurtulması.
  •  Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’un buluşmaları.
  •  Hz. Davud’un tövbesinin kabul edilmesi.
  •  Hz. Süleyman’a peygamberlik verilmesi Aşure gününde gerçekleşmiştir.

Rivayete göre kıyamet dahi o gün kopacaktır. Hz. Ayşe’nin belirttiğine göre daha önceleri Kâbe’nin örtüsü de Aşure gününde değiştirildi.

Peygamberimiz Medine’ye Hicret ettikten sonra Yahudilerin  bu günde oruç tuttuğunu görünce  bu orucun ne orucu olduğunu sordu. Yahudiler de: “ Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlardan kurtardığı ve Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa şükür olarak bu orucu tutmuştur.” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz, Biz Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha yakın ve hak sahibiyiz.” buyurdu. Bu orucu tuttu ve tutulmasını emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca, Aşure günü orucunu bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bu orucu tuttu. İsteyen terk etti. İsteyen bu orucu tutsun, isteyen terk etsin. hadisinden sonra bu oruç sünnet bir oruç olarak kaldı.

Peygamberimiz Yahudilere benzememek için, sadece Aşure günü değil, öncesinde veya sonrasında da oruç tutmuş ve böyle yapılmasını tavsiye etmiştir.

Peygamberimiz müminin aile efradına Aşure gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir. Her kim Aşure gününde ailesine ve ev halkında ikramda bulunursa Cenabı-ı Hakta senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder diye buyurmuşlardır. Bu aile mefhumun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşularda girer. Başka bir hadis-i şerifte “Bir kimse Aşure günü akrabalarını ziyaret etse Hz. Yahya ve Hz. İsa ile cennette beraber olur buyruluyor. Yine bir hadis-i şerifte “Bir kimse Aşure günü bir yetimin başını okşasa, o yetimin başındaki saç kadar o kimseye Allahu Teâlâ cennette derece ihsan eder buyruluyor. Başka bir hadiste Bir kimse Aşure günü zerre kadar bir  şeyi sadaka olarak verse Cenabı Hak, o kimseye Uhud Dağı kadar sevap ihsan eder ve kıyamet günü o sevabı mizanına koyar buyruluyor. Yine bir hadis-i şerifte Bir kimse Aşure günü on kimseye selam verse bütün ehl-i islama selam vermiş gibi defteri ameline sevap yazılır buyrulur. O halde;

  •  Oruç tutmak,
  •  Sadaka vermek,
  •  Bol bol istiğfar etmek,
  •  Gusül abdesti almak,
  •  Bir mümini iftar ettirmek,
  •  Hasta ziyaret etmek,
  •  On mümine selam vermek,
  •  Ev halkına ikramda bulunmak vb. Aşure gününde yapılması tavsiye edilen davranışlardır.

Son olarak yeni bir yıla duayla, oruçla başlamalı geçmiş yılımız için tövbe-i istiğfar etmeli, içinde bulunduğumuz zamanı iyi değerlendirmeliyiz. Her işimizde “Ben ne yapıyorum, niçin yapıyorum” diye düşünüp İslam’a uygunluğuna bakmalı, iyi işler yapmaya niyet edip, kötü davranışlardan kendimizi arındırmaya çalışmalıyız.

Allah’u Teala bu yeni yılda Müslümanlara ihtilaf ve tefrikalardan kurtarsın, birlik ve beraberliğe, kardeşliğe, dostluğa, işbirliğine, dayanışmaya ulaştırsın. Cümlemize her işin, her kişinin ve her yolun hayırlısıyla karşılaştırsın inşallah.

20.10.2015. HÜSEYİN TAKLACI

ÖLÜM

16 Ekim 2015 Cuma 02:34

Bir masal gibidir yaşam. Ölüm ise uyudun uyanamadın olacak kadar basit, ama gerçek bir son ve başlangıç. Emellerimizle daimi yaşayacağımızı zannederiz hep. En yakınımızdakilerin ölümünde bile kendimize pay çıkarmayız asla. Büyük bir hakikat olan ölümü anlamaya, idrak etmeye yanaşmayız nedense. Onu başkalarında görür, o bağlamda değerlendiririz. Belki “ben ve ötekiler” düşüncesinin en bariz yaşandığı durumdur bu. Etrafımızdaki ölümleri çoğu kez bu düşünceyle geçiştiriveririz. Sanki bize yolu düşmeyecekmiş gibi algılarız onu. Ya da öylesine “dünya fani işte; vah vah yazık oldu adama; çok da genç gitti; üç yetim bıraktı; keşke şunu şunu da yapsaydı rahmetlik; kurtuldu canım vs.” der, ölümün biraz da kötü yüzünü görmeye çalışırız. 

Evet, en büyük hakikat ölüm! Hayatı anlamlandıran, onu gerçek anlamda dizayn etmeye zorlayan büyük olay. Tarih boyunca birçok felsefi düşünce ve akımın oluşmasına sebep olan büyük olgu. Öyle değil mi? Bu dünyaya nereden, niçin gelindi ve nereye gidilecek? sorusunu çözmeye çalışmadı mı insanlar asırlar boyu? Çalıştı, çalışmasına da, aldandı yine nihayetinde hep. İlahi mesajlara kulak tıkadı. Ölüm gerçeğini bir türlü anlamadı, belki de kavramak, idrak etmek istemedi. İdrak etseydi eğer, böyle mi olurdu dünya? Zulüm işler miydi insan? Kan döker miydi? İnsanları kendine köle yapmaya çalışır mıydı? Şöhret ve para uğruna şerefini ayaklar altına alır mıydı? İftira eder, fitne çıkarır mıydı? Yalan söyler, insanların şahsiyetiyle oynar mıydı? Sömürür, kanını emer miydi yetimlerin? Binlerce masumun kıyımına sessiz kalır mıydı? İşlenecek vahşetlere göz yumar mıydı hiç? 

Ölüm gerçeği karşısında, nedendir bilmem bunca hırgür, stres, mal–mülk telaşı, gelecek kaygısı? 

Neyin kavgasını veriyoruz acaba? Değer mi gönül kırmaya, yuva yıkmaya, kan dökmeye, insanları yerlerinden yurtlarından etmeye? Hele belli bir makama gelince insanların “kaderiyle” oynamaya? Gücünü şahsiyetinden değil de, sahip olduğu makamından almaya? Şu veya bu sebeple şahsiyetini kirletmeye? Sen de ölüp gideceksin işte, ne geçecek eline! Dünyanın anahtarını sana verseler ne olacak! Sonuç itibariyle bir kefenle dünyayı terkedecek, çürüyüp toprak olacaksın işte! Bütün nefisler gidecek, tek O kalacak; O, en büyük Hakikat!.. Ve en büyük gaye olmalı öyleyse O`na ulaşmak! En büyük mertebe “rıza”nın peşinde koşmak! Gerisi laf–ı güzaf…

Nice imparatorlar, krallar, zenginler, ağalar, paşalar, prensler, diktatörler, “kudretli” insanlar, ölüm karşısında başlarını kuma gömerek hak ile yeksan oldular. Nice büyük dimağlar, imamlar, halifeler, dünyayı titreten fatihler göçüp gitti. Arkalarında yalnızca izleri kaldı bizlere. 

Aslında ölüm hakikatiyle “oluklar çift” akıyor: Birinden kirli izler, diğerinden nurlu izler. Burada insanın uzun veya kısa yaşaması ise önemli değil aslında. Nasıl yaşadığıdır esas olan. 

Herkes bu misafirhaneye uğrar ve bir iz bırakır gider. Bu izler arasında öyleleri var ki, onları zaman ve asırlar aşındıramaz. Öyle izler de vardır ki, yürüyenle birlikte kaybolur, en küçük belirti dahi kalmaz. İz vardır ki, arkadan gelen yol der, , tutar gider. İz vardır ki, patikadan, dağ yolundan da beter. İz vardır ki ona yüzler sürülür, gözyaşı dökülür. İz vardır ki, ona da, onu bırakana da lanet okunur. Arkanda, nasıl bir iz bırakacağını kararlaştırdın mı?..”

Şöyle veya böyle bir masal gibi bizim de geçecek ömrümüz, hayat yolculuğumuz. Geçecek ama son demde mırıldanacağız galiba: Bir varmış bir yokmuş, dünya denilen menzil çok yokuş, hem de bomboşmuş… 13.10.2015

 

                                                                           HÜSEYİN TAKLACI

AR-GE, İNOVASYON

09 Ekim 2015 Cuma 07:10

 

Ar-Ge; bilimsel ve teknik bilgi birikimini artırmak amacıyla, sistematik bir temele dayalı olarak yürütülen, yaratıcı çaba ve bu bilgi birikiminin yeni uygulamalarda kullanımıdır.

Geliştirilerek işler hale getirilen ve sonuçta kobilere rekabet gücü kazandıracak şekilde pazarlanan fikirlerin ve sonuçlarının tekrar tekrar değerlendirilmesi ve yeni getiriler için yaygınlaştırılarak kullanılmasıdır. Bu sayede doğacak yeni fikirlerse yeni inovasyon faaliyetlerini doğurur.  Ekonomik getirisi olan, henüz yapılmamış, bilinmeyen birşeyleri yapmaktır.

Hayatımızın her aşamasında yer alan AR-GE çalışmaları doğrudan insan yaşamıyla ilgilidir. AR-GE, ülkelerin, toplumların mevcudiyetini ve yaşam kalitesini dert edinir. Toplumlarının refah seviyesini artırır.

AR-GE faaliyetlerinde hedef yeni bir ürün geliştirmek veya geliştirilmesine bilimsel altyapı sağlamaktır. AR-GE, mevcut bir ürünün daha etkin ve ucuz üretilmesi ya da hiç üretilmemiş ama ileride üretilmesi planlanan, pazarda öncü olmak amacıyla herhangi bir alanda araştırmaya kaynak ayırmaktır. AR-GE, adından da tam olarak anlaşıldığı gibi araştırma, henüz bulunmamışı bulma bilgiyi veya bir ürünü geliştirme veya yenilemeyi içerir.

Ülkelerin Kobilerinin rekabet gücünün artırılmasında en büyük itici güç, araştırma ve geliştirme faaliyetleri yani AR-GE dir. Dünya ekonomisine hükmeden ülkeler ortak noktalarından biri, bütçelerinin önemli bir kısmını Ar-Ge faaliyetlerine ayırmış olmalarıdır.

Başbakanımızın Mobilya üretim bölgemiz Ankara Siteleri ve odamızı ziyaretinde söz verdiği Ar-Ge merkezinin yapılmasının bir an önce gerçekleştirilmesi  hayati önem taşımaktadır.

Küresel rekabetin hız kazandığı günümüzde üretim bir ülkenin küresel pazarda öne çıkabilmesi, adından söz ettirebilmesi için en önemli eylemdir. Bir ülke üreterek kazanç sağladığı gibi günümüz problemlerinin başında gelen işsizliğe karşın istihdam da sağlamış olur. Ülkelerin üretimlerini durdurmadan artarak devam ettirebilmeleri; sürekli istihdamın sağlanabilmesi, ihracat kapasitesinin artırılması, üreticiye ve devlete kazanç sağlanabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Yenilikler ortaya koymak ve bu yarışta bir adım öne geçebilmek için çalışmaktır.

 Ar-Ge,  ülkelerin günümüz tüketicisinin sorunlarını ya da ihtiyaçlarını öncelikle iyi tanımlayarak bu doğrultuda araştırmalar yapıp uygun yeni ürün ya da hizmetin teminini hedef almaktadır.

Ar-Ge Ülkelerin ekonomi ve sanayi politikalarında son 10 yıldır en üst sıralarda yer almaktadır.

Ar Ge merkezinin sitelerde olması ile  

Özellikle kendi sektörümüz Mobilyada yeniliklerin tespiti, mevcut ürünleringeliştirilmesi,  önemli buluş alanlarının keşfi, dünya mobilya trendlerinin takibi

Eski teknolojilerin geliştirilmesi, Rakip teknolojilerin izlenmesi, pazara yeni giren firmaların tespiti,

Gereksiz maliyetlerinin önüne geçilmesi, zaman, para ve işgücü kaybının önlenmesi,

Yapılan yeniliklerin patentle koruma altına alınıp alınamayacağının ve mevcut bir patentin nasıl geliştirilebileceğinin tespiti, problem çözümünün hızlandırılması,

AR-GE İLE çok daha hızlı ve kolay araştırma yapılmasının mümkün olması yapılabilecektir.

Şu an gelişmiş ülkelerin başında yer alan birçok ülkenin Ar-Ge’ye büyük miktarlarda yatırım yaptıkları görülmektedir. Fakat bu yatırımların sonuçlarını orta ve uzun vadede alarak güçlenmişler ve rekabet gücü yüksek ülkeler arasına girmişlerdir.

Ülkelerin Ar Ge yatırımları büyük önem taşımaktadır. Ar-Ge yatırımları uzun yıllardır büyük miktarda olan ülkeler günümüzde bilim ve teknoloji alanında büyük adımlar atmış; sanayi ve üretimleri ile küresel piyasada rekabet edebilirliklerini sağlamlaştırmışlardır. 

Mobilya sektörünün en önemli özelliklerinden biri, üretimde yerli kaynakları kullanma oranının yüksekliği ve ithalata bağımlılığının düşüklüğüdür. Bu yönüyle, ülke ekonomisine yarattığı katma değer açısından önemli bir sektördür. Yine ihracat şansı yüksek bir sektördür

İnovasyonu özetlemek gerekirse, inovasyon çalışmalarında realist olmamız gerekiyor. Toplumsal yarara dönüşecek olan bir yenilenme planı ülkemiz için zorunlu hale gelmiştir. Bunun karşısında durulamaz. Ulusal inovasyon stratejimizde gözümüzü eğitimde reformuna doğru biraz daha fazla çevirmemiz gerekli. Hızlı değişen rekabet koşullarına uyum sağlayabilmek için de sürekli değişim, iyileştirme ve inovasyon yaşantımızın koşulsuz şartı haline gelmiştir.

Son yıllarda artan refah seviyesi ile birlikte mobilya ve dekorasyon daha önemli bir konuma gelmiştir. Ayrıca bölgemiz Ankara Sitelerde de Ar-Ge’nin olmaması Bölgemiz mobilya sektörü için asıl önemli tehlikedir. Tasarım odaklı nitelikli ar-ge çalışmalarına dayanan özgün ürünler üretilmemektedir. Kısaca sözün özü siteler için hayati ihtiyaç olan Ar Ge merkezinin yapılması şarttır.07.10.2015                                            

                                                                                                HÜSEYİN TAKLACI

HAC VE UMRE YOLU

02 Ekim 2015 Cuma 09:16

 

Hac ve umre yoluna gidenler, İslamın şartlarından hac vazifesini yerine getirmek için giden hacılar bugün bir burukluk yaşıyor. En son şeytan taşlama olayında 2006’nın ocak ayında yaşandı.  O zamanda çok sayıda insan ezilerek vefat etti. Bu durumu gören Suudi Arabistan şeytan taşlama alanını üç kata çıkarmıştı, bu çalışma bütün İslam alemini sevindirmişti. Yine 2006 yılında bir otel yıkılması olmuştu, çok sayıda  Müslüman kardeşimiz vefat etmişti. Suudi Arabistan otellerin sağlam olmadığını gördü ve bütün eski otelleri yıkıp yenilerini yapmıştı.

Kabe’de bir de vinç kazası oldu ve ne yazık ki şeytan taşlama alanında bir facia daha yaşadık bir çok Müslüman kardeşimiz  hayatını kaybetmiştir. Bunların hepsi tesadüf mü? Buna benzer hac döneminde birçok kaza olmuştur. Mina’da çadırların yanması, tünellerde pek çok ölümlü kazaların olması. Suudi Arabistan gelen misafirlerini en iyi şekilde ağırlaması gerekir. Kabe’nin şuan idarecisi sizlersiniz. Mekke’ye gelen misafirlerinizi, hac yoluna gelen Müslüman kardeşlerimizi en iyi şekilde ağırlamanız gerekir. Ne yazık ki Suudi Arabistan hac ve umre yoluna gelen misafirlerini hiç de iyi şekilde ağırlamıyor. Bunlardan bazıları hac ve umreciler Türkiye’de uçakla binip Cidde’ye varınca insanlar pasaport kuyruğunda  saatlerce bekliyor, orada bunu yaşayan biri olarak bunları her zaman yaşadık. İnsanlar yorulmuş bir şekilde varıyor hac ve umre yoluna. Çoğu Müslüman kardeşimiz yaşlı zaten ayakta duracak hali yok. Dolayısıyla hani derler ya burası meşakkat yolu. Bu neden söylenmiştir aziz Müslüman kardeşlerim, orada yapacağın ibadet için söylenmiştir.

2015 yılının mart ayında bir yaşadığım hadise, bunu bizle gelen umreciler de gördüler. Medine’de yaşandı, bu görüntüler. Medine’de Kuba mescidini ziyarete gitmiştik. Suudi Arabistan askerlerinden üst düzey birisi namaz kılmaya geldi. Burada askerler bu zatın etrafını kapatıp namaz kılmasını sağlıyordu. Bunda bir gariplik yok, yalnız etrafındaki askerler Kuba mescidinin içinde botlarıyla duruyordu. Kuba mescidini ziyarete gelen insanlar şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Buna benzer birçok hadise yaşanmıştır. Burada bütün İslam alemi radikal kararlar alması lazım. Çünkü Mekke ve Medine bütün İslam aleminin ortak yeri. Burada yanlışlıklar varsa bütün İslam alemi hep birlikte kararlar alması lazım. En son şunu da belirtmem lazım, ecdadımız Osmanlı İmparatorluğu döneminde çoğu padişah hac vazifesini bile yapamamıştır. Bunun sebebi nedir dendiğinde, ülke yönetimi denmiştir. Burada bütün İslam aleminin devlet büyüklerine sesleniyorum. Hac ve umre için etrafınızda koruma ordusuyla gidiyorsunuz. Sizler korunurken diğer Müslüman kardeşlerimize zarar veriyorsunuz ve onların ölümüne sebep oluyorsunuz. Sözlerimi peygamber efendimizin bir sözüyle bitirmek istiyorum. Allah’ın resulü veda hutbesinde şöyle buyurmuştur. “Acemin Araba , Arabın aceme üstünlüğü yoktur! Üstünlük ancak  takva iledir.”

İslamı yaşayacaksak Alah’ın resulünün sözüne uymamız gerekir.

Hüseyin TAKLACI

El işi mobilyaya destek

21 Ağustos 2015 Cuma 01:40

Ankara siteler, mobilya üretiminde önemli bir merkez olup istihdam düzeyi ve işletme sayısı itibari ile ülkemizde ilk sırada gelmektedir. Ankara’da mobilya sektörünün ilk yoğunlaştığı merkez Siteler olmuştur. Siteler 1960’lı yıllarda kurulmuş olup, bugün 5000 dönüm arazi üzerinde faaliyet gösteren büyük bir sanayi bölgesidir. Bölge küçük ve orta ölçekli mobilya üretimi ve satışı yapan birçok işletmeyle, diğer hizmet sektörü işletmelerini barındırmaktadır. Sitelerdeki kayıtlı firma sayısı 16 bini aşmaktadır. Ancak bunlar çoğunlukla mobilya üretimi yapan emek yoğun işletmelerdir.

Bu işletmelerde  zor şartlar altında yetişmiş, yetişmesi yıllar alan,  yavaş yavaş kaybolmaya başlayan el işi masif mobilya ve tarihi dokusu olan ahşap yapıları yapan usta ve sanatkâra sahip çıkılmasını istiyoruz

Bir ülkenin kalkınmışlık düzeyini belirlemede kullanılan en önemli ölçütlerden biri o ülkenin sahip olduğu insan kaynaklarının niteliğidir. Bu doğrultuda, değişen koşullara uyum sağlayabilen sorun giderebilen, çevresi ile iyi iletişim kurabilen, takım çalışması yapabilen mesleğinin gerektirdiği temel bilgi ve becerilere sahip yetişmiş iş gücüdür.

ekonomileri güçlü ülkelerin dünyada söz sahibi olmalarında,  nitelikli insan gücünün itici katkısı birinci etkendir.

Sitelerinmobilyacı Usta ve Sanatkâr esnafları, Ankara’nın ekonomik faaliyetleri arasında gerek yurt içi gerek Yurt dışı pazarlara ürün sunumuyla, mobilyacılık sektöründe oldukça önem arz etmektedir.

Siteler mobilya sektörü ülkemizin mobilya alt yapısının oluşmasında ve sektöre yeni sanatkâr ve ustanın yetiştirilmesinde bir eğitim yuvası misyonunu da üstlenmiş durumdadır.

Doğal ahşap ve masif El işçiliğine dayanan ve kendine özgü tasarımlarıyla öne çıkan siteler aynı zamanda üreticiden direk olarak tüketiciye ürün sunabilme ve müşteri ile de birebir iletişim kurabilme şansına sahiptir.

Bu durum siteler mobilya sektörünün pazardaki tüketiciyi daha iyi tanıma fırsatı da yaratmaktadır ve tüketicinin istek ve ihtiyaçlarını en uygun sunumların hazırlanmasında önemli bir avantaj sağlamaktadır

Her birinin birer ekol olduğu bilinen bu sanatkârlardan yararlanılmasına, geleceğin Ustalarını yetiştirmesi için üniversitelerde, Sanat Okullarında, Mesleki Eğitim Merkezlerinde,  Belediyelerin açmış olduğu kurslarda ders vermelerinin sağlanmasının gereği bugün daha iyi hissedilmektedir.

Bunun yapılması halinde mobilya mesleğindeki yetişmiş Sanatkâr usta  ihtiyacının karşılanacağı meslekteki gelişmenin önünün açılacağı bilinen bir gerçektir.  

Mesleğe yıllarını vermiş Ustalarımızın,  fabrikasyon seri üretim yapmadıkları tamamen emeğe dayanan el işçiliği mobilyalar, sanatsal değeri olun  tarihi yapıları yaptıklarını,  bu nedenle korunmaya alınmış mesleklerde olduğu gibi  kendilerine destek çıkılması gerektiği mesleki  bir zorunluluktur.

El işi mobilyanın ihracat sansını da çok yüksek yurtdışından talebi fazla, döviz

girdiler ininde ülkemizde kalmasını İstiyoruz. 

Bu sanatkârların kolay yetişmediği,  yetişmelerini  yıllar aldığı, yetişmemesi halinde tarihi dokuları olan yapıları ve sanatsal değeri olan mobilyaları yapacak ustaların bulunamayacağı sıkıntısının çekileceği ortadadır. Ahi evren ilkeleri ile yetişen bu ustaların diğer nesillere de bu ilke ve esnaflık ahlakını vermelerine imkan verilmelidir.

Kendi işyerlerinde sanatlarını icra eden bu ustaların yaptığı el işi mobilyalardan KDV nin kaldırılması, SPOTAJIN DÜŞÜRÜLMESİ,  Korunmaya alınmış mesleklere verilen tüm desteklerin bu Sanatkârlara da verilmesi,  mesleğimizin geleceği için bu ustaların korunması, Kollanıpgözetilmesi, her türlü destek ve teşvikin verilmesi gerekmektedir.

Önlerinin açılabilmesi için devletten bu tür teşvik ve destekleri bekliyoruz. El işi yapan mobilyacı esnafımızın kendi yağı ile kavrulmaya çalışan küçük kobiler olduğu korunmaya alınmış mesleklerde olduğu gibi desteklenmeleri gerekmektedir. Küçülmenin en son aşamasında olan bu işyerlerinde ustalar,  Mesleklerini baba oğul olarak sürdürmektedirler.  Desteklen memeleri halinde el işi mobilya üreten işyerleri ve ustalığının tükenmeye yüz tutmuş meslekler arasına girmeye aday olduğu görünen bir gerçektir. 18.08.2015

 

 

                                                    HÜSEYİN  TAKLACI

KOSGEB

14 Ağustos 2015 Cuma 01:33

Türkiye’de Kos-geb’in kuruluş amacı  ülkemizdeki esnaf ve sanatkara destek amaçlı kurulmuştur.

Ülkemizde bakıldığında bir çok ilde kos-geb kurumları bulunmaktadır.

Esnaf ve sanatkar her zaman birbirine sorar kos-geb ne iş yapar diye kurulması niçin, görevi ne bunu esnaf ve sanatkar anlamış değil.

Bakıldığında bir çok hizmet yaptığı görülmektedir. Bunların bazıları nitelikli eleman desteği, iş gezisi desteği, belgelendirme desteği, eğitim desteği, danışmanlık desteği, tasarım desteği, enerji verimliliği desteği, Ar-ge desteği, can suyu desteği, proje desteği, girişimcilik desteği, hibe destekleri, işbirliği ve güç birliği desteği  ve buna benzer destekleri bulunmaktadır. Bir çok işyerinin Kos-geb’e kaydı bulunmaktadır. Bu işyerlerinin Kos-geb uzmanları bulunmaktadır. Bu işyerleri uzmanları bir kere arayıp, sayın esnafım şu destek var sana uygun gel bu desteklerden yararlan biz sana yardımcı olalım diye hiçbir zaman aramamıştır.

Esnaf ve sanatkar uzmanına herhangi bir konuda soru sormak için gitse inanın bu uzmanlar zorla cevap verir hemen insanları başından göndermek için elinden geleni yapar.

Küçük esnaf (Kobiler) için kurulan Kos-geb yardım konusunda yeterli değildir. yeni işyeri açanlara girişimcilik destekleri vardır. Yeni işyeri açan yirmi bin kişiye destek vermektedir. Bu destekler verildiği söyleniyor ama neden eski işyeri olan esnaf ve sanatkara bu destekler verilmiyor, bunu sormak lazım.

Sayın Kos-geb yetkililerinin bir de fuar destekleri var. Bu destekler verilirken bir de fuarları da kontrol edilmesi lazım. Fuarlar nasıl yapılıyor, fuarlar fuar gibi olması gerekir. Tanıtım nasıl yapılıyor bu ve benzeri şeyler kontrol edilmeli eksik görüldüğünde bu desteklerin kesilmesi gerekir. Fuar yapanların da yetkisi alınması gerekir. Düzgün yapılıyorsa mesele yok. Bu destekler esnaf ve sanatkarın tanıtımı için yapılıyor, onların ürünlerinin tanıtımı için yapılıyor. Bu verilen desteklerde yetmiş milyonun hakkı var. Bu sebeple birazda devletin Kos-geb’de çalışanlarının masraflarını eleştirelim Kos-geb’de birçok vatandaşımız çalışıyor. Devlet buralarda birileri çalışsın diye kurmuş sanki. Burada çalışanların işini hakkıyla yapanı var bir de yapmayanı.

Para hesabıyla dünyanın parası gidiyor, bu harcanan parayı esnaf ve sanatkara aylık dağıtılsın. Kos-geb Kos-geb’de çalışanlar şunu bilsinler, esnaf ve sanatkar onların yerinde olabilir. Onlar esnaf ve sanatkar olabilirler. Empati yapsınlar istiyorum Bunun için buradaki yetkililer, çalışanlar işini hakkıyla yapması lazım. Herkes işini hakkıyla yaparsa ülkemiz daha güzel bir ülke daha yaşanabilir bir ülke haline gelir.Refah seviyemizin artmasına ve kalkınmamıza da katkıda bulunmuş olurlar.

7 Haziran Seçimleri

05 Haziran 2015 Cuma 00:39

Siyaset öyle bir hal almış ki söylenenlere baktığınızda şaşırıyorsunuz.

Çok yoğun bir şekilde çalışıyorlar.

Bugün bakıldığında iktidar partisinin çalışmalarına bir yandan açılışlarıyla  Sayın başbakan Bakanlar, milletvekilleri Belediye Başkanları harıl harıl çalışıyorlar.

Ankara büyükşehir belediye başkanını dinleyince insan aklı şaşırıyor, o kadar cesur açıklamalar yapıyor ki insanın aklı duruyor.

CHP ile ilgili söylemleri MHP ile ilgili söylemleri hele ki HDP ile ilgili söylemleri, HDP ile ilgili söylemleri duyunca insanın aklı duruyor. Biran önce önlem alınması lazım  yoksa Türkiye kaosa sürüklenir.

Seçim bir yana ülke sıkıntı içinde. Bunlara bu kadar taviz verilmemeliydi. Bugün geldiğimiz durum içler acısı.

MHP bunlara karşı neden tavır almıyor. Şaşırmamak elde değil.  Olası bir koalisyonda gönlümüzden geçen sağ partinin tarafında olması.

CHP’nin duruşu belli zaten. Bunlar bugüne kadar ülke için yararlı hiçbir iş yapmadılar.

HDP ile ilgilide barajın üstüne çıksın diye uğraşanlar var. beklenmiyor ama bağımsız aday ve diğer faktörler

Siyasi partilerin açıklamalarına bakıldığında insanın aklına kötü şeyler geliyor. Hep birlikte ülkeyi kaosa mı götürmek istiyorlar. Siyaset şöyle dursun ülkenin geleceği önemli. Uyan siyasetçi uyan ülkeyi nereye götürüyorsun.

Zamanın birinde Libya’yı dış güçler işgal ediyor. Libya’nın o zamanki direnişçisi Ömer Muhtar’ı ele geçiriyorlar, dış güçler Ömer Muhtar istediklerini yapmadığı için asmaya karar veriyor. Asacakları zaman Ömer Muhtar’a soruyorlar: “Ne diyorsun?” onlara şu cevabı veriyor: “Kendi ülkemde kendi ülkemi savunurken terörist.” Ve Ömer Muhtar asılıyor. Ey siyasetçiler, kendi ülkemizde bizi esir etmeyin. Bu güzel ülkemizi koruyun. Allah’ın resulünün  söylediği gibi “Hutbül vatan minel iman” ,“ Vatan sevgisi imandandır.”  Bu düşünce ile davranmak lazım.

Ey ülkemizi yönetenler, şunu bilin vatan sevgisi imandandır, bu düşüncede olun. Ömer Muhtar’ın durumuna düşmeyin.

Berat

29 Mayıs 2015 Cuma 00:43

Bağışlanma Gecesi

1 Haziran 2015 Şaban Ayının 15.Gecesi olup Beraat Kandilidir. Beraat Kandili Ramazan ayının müjdecisi Cenabı Allah’ın engin af mağfiret ve rahmetiyle kutlu bir gecedir.

Berat sözlükte borçtan, hastalıktan, suç ve cezadan kurtulmak anlamına gelir dini bir terim olarak ise günahlardan arınmak temize çıkmak, ilahi af ve rahmete nail olmak demektir.

Allaha kul olmanın manevi zevkine ererek hata ve kusurlarını itiraf eden işledikleri günahların farkına vararak tövbe ve istiğfarda bulunan pek çok müminin ilahi rahmet kavuşup günahlardan kurtulacakları ümit edildiği için bu geceye kurtuluş anlamında berat gecesi denilmiştir.

Berat Gecesi Müslümanlarca mübarek sayılmış, bu gecenin diğer gecelerden farklı bir şekilde geçirilmesi bilhassa ülkemizde bu gecede daha fazla ibadet ve dua edilmesi adet haline almıştır.

Hz. Aişe (r.a) şöyle anlatır.

Peygamberimiz bir gece kalktı, namaz kıldı, namazda secdede şöyle dua ettiğini duydum Allah’ım azabından affına, Gazabından rızana sığınıyorum, senden yine sana iltica ediyorum. Şanın yücedir. Sana yaptığım senayı, senin kendine yaptığın senaya denk buluyorum. Sana gereği gibi hamd etmekten acizim diye dua ettiğini buyurmuştur.

İdrak edeceğimiz Berat Kandili kendimizi bir daha gözden geçirmek, etrafımızdaki varlıklarla münasebetlerimizi değerlendirmek, Allaha karşı olan görevlerimizi durumumuzu tespit etmek, hayatımızın çok hızlı seyreden akışı içinde fark etmediğimiz tavır ve hareketlerimizin muhasebesini yapmak için en güzel vesiledir.

Dinimiz Tövbe ve istiğfarın Allah ile kul arasında gerçekleşen bir olay olarak görmüştür. Yüce Allah’ın biz kullarına açmış olduğu tövbe kapısına sık sık varmalı günahlarımızdan bağışlanma dilemeli ve gerçek huzurun bunda olduğunu bilmeliyiz

Kandillerin aydınlığını fırsat bilerek çeşitli sebeplerle lekelenen kalplerimizi önce tövbe ve istiğfar ile temizlemeli, sonrada Allah sevgisi, İnsan sevgisi, Vatan sevgisi ile dol-durarak iyi bir kul olgun bir mümin olmaya gayret göstermeliyiz. Fitne, fesat, gıybet ve iftira gibi bizi birbirimize düşman eden kötülüklerden uzak durmalı, dargınlık ve kırgınlıkları ortadan kaldırıp kucaklaşmalı bir olmaya, diri olmaya çalışmalıyız.

Berat kandilini tebrik eder ülkemiz milletimiz için hayırlara ve güzelliklere vesile olmasını cenabı Allah’tan dilerim.

Milliyetçilik

22 Mayıs 2015 Cuma 00:24

Türkiye’de Milliyetçilik söylemleri aldı başını gidiyor.

Türkiye’de bölgesel milliyetçilik de var.

Türkiye’de ırk milliyetçiliği de vardır.

Ben Türküm demek, ben Kürt’üm Demek,ben Laz’ım demek, ben Çerkez’im demek, ben Boşnak’ım demek, ben Arap’ım demek.

Bunlar Türkiye’nin gerçekleri.

Birde İller bazında milliyetçilik var.

Ben buralıyım biz hemşeriyiz diyorlar. Ülkemizde köy dernekleri bile milliyetçilik yapıyor. 21.Yüzyıla gelen Türkiye hale bunları konuşuyor.

Bunlar Milliyetçilik söylemlerini niye yapıyor.

Menfaatleri icabı çünkü diğer insanlar bunları rahatsız ediyor.

Hem çalışmayacaksın hem de mikro milliyetçilik yapacaksın.

İslam kavramına bakıldığında Allah’ın Resulü o yüce insanın veda hutbesinde söylediklerini unutmuşlar veya işlerine gelmiyor.

Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: “Arap’ın Acem’den, Acem’in Arap’tan; Siyahın Beyazdan Beyazın Siyahtan üstünlüğü yok. Üstünlük ancak takvadadır” der.

Bunun bizim Peygamberimiz söylüyor hala ona uymayacak mısınız?

Türkiye’de yaşayan insanlar bu şekilde hareket etmekle Ülkeye zarar veriyorlar.

Şuna karar verecekler: Biz Müslüman mıyız, değil miyiz?

Dünyada bütün müminler kardeştir, adaletli olmamız lazım.

Ecdadımız adalet ve hoşgörüyle hareket ettiği için başarılı olmuşlar.

Şairin dediği gibi “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!

Rabbim Bizlere Bir Fatih, Bir Alparslan gibi Adil düzen idarecileriyle yönetilmeyi nasip etsin

Rabbim İnananların yar ve yardımcısı olsun.

Hüseyin TAKLACI

Miraç

15 Mayıs 2015 Cuma 00:08

Recep’in 27. gecesi Miraç gecesidir.

Allah Rasulünün uyanıkken Mescid –i Haram’dan Mescid –i Aksa’ya oradan da gökyüzüne yükselmesidir.

Miraç bir arınma ve Allah’a yükseliştir. İnsanın erdem yolculuğu, beşerilikten insaniliğe yükseliş hikâyesidir. Sadece Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve varlığın düzeylerinde, hakikat göğünün katmanlarında değil, insanlığın Allah’a ulaşan yolunun duraklarında da gerçekleşmiş kutlu bir yolculuktur.

Bu olay, Kur’an ayeti (Ayetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram”dan alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa”ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.”” (İsra 1)   Bu olaya, isrâ ve miraç olayı denir. İsrâ; gece yürüyüşü demektir. Miraç da, yükselmek demektir.

Bu olay ayrıca Allah Rasulünün mucizesidir. Kur’an-dan sonra en büyük mucizedir.

MİRAÇ OLAYININ SEBEPLERİ

Miraçtan önce inananlar, akla hayale gelmedik zulüm ve işkence gördüler. Müşrikler Müslümanlara karşı, baskılar uyguladılar. Müslüman-lar, imtihana tabi tutuldular.

Bu olaylar ve oğlunun ölümü, Hz. Hatice(ra)’nin vefatı ile peygamberimiz, iyice bunalmıştı. Cenab-ı Allah peygamberini teselli etmek, gönlünü okşamak için böyle bir ikramda ve ihsanda bulunmuştur.

Miraç olayının diğer sebeplerinden bazıları;

            – Cenab-ı Allah varlığını birliğini, gücünü göstermek için peygamberi şereflendirmiştir.

            – Cenab-ı Hak, Allah Resulüne cenneti, cehennemi göstermek ve mesajlar vermek için katına yükseltmiştir.

            – Sanatkârın sanatını teşhir ettiği gibi, Cenab-ı Allah da âlemdeki nizamı göstermek için peygamberin temaşa etmesini istemiştir. İsrâ 1. ayetinde “gücümüzü göstermek için” demiştir.

            – Cenab-ı Allah, peygamberinin maddî ve mânevî yücelişini istemiştir. Meryem: 57. ayetinde “Onu üstün bir makama yükselttik” buyurur.

 

MİRAÇ OLAYINDAN ÇIKARILAN MESAJLAR           

 Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

“Kulu Muhammed’i öyle bir gece Mescid-i Haram’ dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için çevresini mübarek kıldığımız Mescid’i Aksa’ya götüren Allah’ın şânı yücedir. Doğrusu O, işitir, görür.” (İsrâ sûresi: 1)

Evet Allah Rasûlüne bazı sırların gösterilmesi, ahiret aleminin ve bazı insanların gelecekteki durumlarının bildirilmesi için, isra ve miraç olayı gerçekleşmiştir.

İsra, Kâbe-i muazzamdan Mescid-i Aksa’ya yürümek,

Miraç, Mescid-i Aksa’dan gökyüzüne yükselmektir.

Miraç olayı, büyük bir mucizedir. Zaman ve mekânı aşan, maddi kanunların ötesinde bir olaydır.

Allah Rasulü, uyanık iken bizzat miraca çıkmıştır.

Peki nasıl olmuştur bu olay: Tabiî ki Kaynaklara baktığımızda Allah Rasulü miraç olayını şöyle anlatır:

“Ben, kâbede yatarken bana biri geldi. Göğsümü yardı. Kalbimi çıkardı, zemzemle yıkayıp içini imanla doldurdu. Burak getirildi ona bindirildim, Cebrail beni götürdü. “Sen, semanın ziyaretine davetlisin” dendi.

Birinci kata geldik, kapıyı Cebrail çaldı.

 Gelen kim? denildi.

 Cibrilim.

 Yanındaki kim?  Muhammed.

 Ona miraç daveti geldi mi? Cebrail:  Evet, dedi.

Kapı açıldı. Hz. Adem’i gördüm. Selâm verdim. Bana:

 Salih evlat hoş geldin, salih peygamber hoş geldin, dedi.

İkinci kata geldik. Her katta kapı açılmadan “Kimsin? Yanındaki kim?” soruları soruldu. Bize “Hoşgeldiniz” denildi. Orada Hz. Yahya ve Hz. İsa(AS)’ yı gördüm. Selâm verdim. Bana: Hoş geldin salih peygamber, dediler.

Üçüncü semaya geldik. Hoşgeldiniz dediler. Orada Yusuf peygamberi gördüm. Selâm verdim, bana hoş geldin, dedi.

Cebrail beni dördüncü semaya getirdi. Orada da hoş geldin denildi. Hz. İdris’i gördüm. Selâm verdim. Selamımı aldı. Bana: “Salih kardeş hoş geldin”dedi.

Beşinci semaya geldik, orada Harun peygamberle karşılaştık. Selam verdim, selamımı altı, bana hoş geldin, dedi.

Altıncı semaya geldik, bize hoş geldiniz denildi. Orada da İbrahim peygamberi gördüm, selâm verdim. Selâmımı aldı. Bana: “Salih oğlum, hoşgeldin” dedi.

Sonra sidret’ül müntehaya çıkarıldım. Orada meyvalar testi gibi iri iri idi. Orada dört nehir gördüm. Cebrail:

 Şu iki nehir cennetin nehridir. Üçüncüsü Nil, dördüncüsü Fırat’tır, dedi.

Bana üç kap sunuldu: şarap, bal ve süt. Ben sütü seçtim.

Cebrail bana: “fıtratı seçtin” dedi.

Bana: 50 vakit namaz farz kılındı. Dönerken Musa (AS):

 Ne ile emrolundun? dedi.

 50 vakit namazla, dedim.

 Ümmetin buna güç yetiremez, dön, hafifletme talebinde bulun. Döndüm Rabbimden azaltması için yalvardım. Musa:

 Ne ile emrolundun? dedi.

 40 vakit namazla, dedim.

 Dön, ümmetin 40 vakit namaz kılamaz. Dön dedi, döndüm. 5 vakit namaz emrolununcaya kadar gidip geldim. Musa peygamber:

 Ne ile emrolundun? dedi.

 5 vakit namazla, dedim benden tekrar dönmemi istedi.

 Dönemem artık utanırım, dedim. Bana 50 vakit sevabı olan beş vakit namaz emrolundu.” dedim. Allah Resulü miraçta bazı olaylara şahit olmuş ve bazı emirler alarak yeryüzüne dönmüştür.

bütün süfli duygulardan, beşeri hislerden ter temiz bir kulluğa, en yüce mertebeye terakki ediştir. Resulullahın (a.s.m.) şahsında insanlığın önüne açılmış sınırsız bir terakki ufkudur.

Dilerim Bu Miraç Hadisesi bütün Müslümanlara etki yapsın, Kurtuluşumuz için kandilleri fırsat bilen

dualarla hayat bulacağımız bu gecede dua bahçesinde yeşeren fidan olmak dileğiyle kandiliniz mübarek olsun.

Siyaset

08 Mayıs 2015 Cuma 00:01

        Türkiye’deki  partilere Baktığımızda birbirlerini eleştirmekle vakit geçiriyorlar.

Siyasi Partiler görmüyorlar mı birbirlerinden alabilecekleri hiç bir şey yok.

Hiçbir sağ parti üyesi sol partiye oy vermez. Hiçbir sol parti de sağ partiye oy vermez.

Menfaatleri yoksa hiçbiri birbirine oy vermezler

Bugün Türkiye’de baktığımızda siyasi partilere hepsi bir tarafı savunuyor. Görünüş itibariyle insanları kutuplaştırıyorlar.

         Bizlerin görüşü bir arada çalışsalar Türkiye on kat daha büyüyecek.

Diğer İslam ülkelerinde dış odaklar bu şekilde karıştırarak o ülkeyi yıkmışlardır.

Türkiye’deki siyasi partiler bu şekilde hareket ederse ülkeye zarar verirler.

Türkiye’deki siyasi partiler bir olduklarını göstererek ülke menfaatini gözeterek hareket etmeleri lazım.

Seçime gelince de ülkeye bir heyecan yaşatırlar sadece.

Türkiye’de yüzlerce insan siyaset yapmıştır. Bunlardan hangi siyasetçi iyi anılıyor.

Bir gün geliyor her şey bitiyor. Geriye dönüp baktıklarında herşeyin boş olduğunu görüyorlar.

         Etraflarında kimsenin kalmadığını gördüklerinde her şeyin boş olduğunu anlıyorlar.

Siyaseti Peygamber Siyaseti olarak yapmak lazım.

Siyasetçiler yaptığı işleri Allah rızası için yapmaları gerekir. O zaman doğru yolda olurlar.

Bugün baktığımızda eskiye dönüp geçmişten ders almıyorlar mı?

Türkiye’deki siyasetin kötüye gitme sebebi:

Türkiye’de siyasetçiyi partilerin kendileri belirlemesi.

         Türkiye de siyasi partiler illerin hepsinde örgütlenmişler. Kendi etrafındaki insanları listeye koyarak bu şekilde siyaset yapmaya devam ediyorlar.

Diğer insanlara bu şansın verilmemesi yüzünden sıkıntı devam ediyor.

Türkiye’de siyasetin düzelmesi isteniyorsa tercih sisteminin getirilmesi lazım.

Bütün partiler il ve ilçelerde o partiye üye olan insanlara ön seçim yapması lazım.

Bu şekilde seçim yapıldığında halkın istediği insanlar gelir ve adalet sağlanmış olur.

Türklerde ticaret ahlakı

23 Nisan 2015 Perşembe 23:03
Osmanlılar Yaşantılarında ve Ticarette doğruluk, ahlâk ve namus prensiplerine çok bağlıdırlar. Aralarındaki bütün sosyal münasebet ve düzen, iyi niyet ve şefkate dayanır. Başka ülkelerde olduğu gibi, aralarında yazılı anlaşma yapmaya lüzum görmezler. İyi niyet ve söz, her şeyi halleder. Osmanlılar, verdikleri sözün esiridirler. Bu tutumları, yalnız dindaşlarına karşı değildir. Hangi dinden olursa olsun, yabancılara karşı da böyle hareket ederler. Sözlerini tutma hususunda, onlara göre İslâm ya da İslâm olmamanın hiç bir farkı yoktur. Gayri meşru olan her kazancı, ahlâksızlık ve dîne aykırı görürler. Gayri meşru edinilmiş servetin, bu dünyada da, öteki dünyada da insanı bedbaht edeceğine samimi şekilde inanırlar.”
Malı kusurlu oldu mu vermezlerdi! Türklerin doğruluk ve adalet üzerine cihana ışık saçtığı günlerde, Hollanda Ticaret Odası’nda bir karar alınırken oyların eşit çıkması halinde, oda reisinin : “Içinizde Türklerle alış veriş eden var mı?” diye sorduğunu ve birinden “evet” cevabını alınca da onun oyunu, imtiyazlı olarak iki oy olarak kabul edip karara varır.Türklerle alışverişte bulunan kişiye bu alış veriş Avrupa’da ayrı bir itabar ve güven kazandırmaktadır. Bundan dolayı da gittiği yerde imtiyazlı konuma gelmektedir. Çünkü Osmanlı’da ticaretin her alanında dürüstlük ve ahlak en önemli değerdi.
Türklerin dürüstlüğüne misal teşkil edecek en güzel kıssalardan biri de şudur: Yabancı bir kumaş taciri Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedi. Ancak mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sordu. Osmanlı esnafı “Onu sana veremem, kusurludur” cevabını verdi. Yabancı tacirin “ziyanı yok, önemli değil” demesine rağmen Osmanlı esnafı o kumaş topunu vermemekte direterek: “Ben malımın kusurlu olduğunu söyledim, biliyorsunuz. Fakat siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım. Neticede Osmanlı’nın gururu, şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekâr sanacaklardır. Onun için bu kusurlu kumaş topunu asla size veremem” diyerek kumaşı vermeyişinin sebebini açıklamış oldu.
 İşte gözlerini hırs bürümemiş, kalplerine en ufak katılık gelmemiş, Türklerin İslam anlayışı da ticaretlerine böyle yansıyor.
Osmanlılar Ticarete yalan karıştırmaz. Hele yalan yere yemin hiç etmezler. Eğer doğru olan bir şeye yemin etmeye alışırsak, daha sonra, farkına varmadan yalan yere de yemin edebiliriz düşüncesi, temiz ve helal olan kazancın lekelenir, gelecek nesillerin haramzade olur korkusuyla asırlardır ayakta durmayı . Güçlü bir Devlet, güçlü bir Millet olarak saltanat sürmeyi bilmişlerdir

VATANI İÇİN ŞEHİT OLANLAR 

03.09.2015

Televizyonlar şehit cenazelerini gösteriyorlar ardı ardına. Son birkaç gündür aynı manzaraları görmekteyiz ne yazık ki. Ateş düştüğü yeri yakar, doğru! Kim ne derse desin, Türk bayrağına sarılı tabuta gözyaşlarını akıtan nişanlı kadar içimiz burkulmuyor. Elleriyle büyüttüğü yavrusunu en delikanlı çağında şehit veren annenin hissettiklerini anlamak çok zor… Evladını elleriyle toprağın bağrına bırakan babanın duygularına tercüman olmak bile mümkün değil. Abisinin tabutu önünde çığlıklara boğulan kız kardeşin acılarını en yanık türküler bile anlatamaz. İnsanın, insan olduğunu iddia eden hiç kimsenin kayıtsız kalamayacağı yürek burkan tablolar? 

Bu dünyada bizim için en kıymetli varlıklardan biri de vatandır. Bu nedenle biz vatanımızı çok severiz. Bu duygu tarih boyunca böyle olmuştur, bundan sonra da böyle olacaktır. Vatanımız için birbirinden güzel destanlar söylemiş, türküler yakmışızdır. Yeri geldiğinde binlerce şehit vermekten de kaçınmamışızdır.
Vatan olmazsa millet de olmaz devlet de. Bağımsız olmayan bir vatan, orada yaşayanlar için zindan haline gelir.
Vatan sevgisi kavramı kuru bir lâftan ibaret değildir. O sevgiyi gönlümüzün derinliklerinde duyar ve hissederiz. Söz açılınca hemen coşarız, ona kötü söz söylenmesine tahammül edemeyiz. Biz vatansever bir milletiz. Düşmanlarımız bizim zor durumda kaldığımızda vatanımız için neler yaptığımızı çok iyi bilirler.

Vatanını seven kişiler gerekirse mallarını ve canlarını feda etmekten çekinmezler. Bizler, bu güzel vatan için canlarıyla ve kanlarıyla nice destanlar yazan bir milletin evlâdıyız.
Vatana olan sevgimizi ancak onun uğrunda yapacağımız çalışmalarla ispatlayabiliriz. Yaşı, cinsi, görevi ne olursa olsun, herkesin bu güzel vatan için yapması gereken işler vardır.
Tarihi şan ve şerefle dolu bir milletiz. Atalarımız vatan, millet ve inançları uğrunda her türlü zorluğa göğüs germiş, gerektiğinde canlarını vermekten çekinmemişlerdir. Bizler de Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’ndaki şu tavsiyesine dikkat ederek sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz:

Ard arda dizili ay yıldızlı bayraklara bürünmüş, hayatının baharında soldurulmuş, kefenlerine kan bulaştırılmış cennet bekçileri, uğurlanıyor analarının feryatlarıyla mekanların en yücesine
Hain pusularla söndürülen yaşamlara her geçen gün yenileri ekleniyor.Acımadan namertçe arkadan uzanıyor katillerin eli gencecik bedenlere.Kıydıkları canların hesabı bu dünyada sorulmasa bile, mahşer de yakalarına yapışacak koskoca bir millet var bu topraklar üzerinde
.

Son zamanlarda sözde milletvekili pozisyonunda bulunan terör uzantısı bazı kişiler, Türk Milleti aleyhinde sözler sarf etme cüretini göstermektedirler. Bu sözleri sarf edenler, öncelikle mensup oldukları “geçmişe” bakmalıdır. Dikkatle baktıkları takdirde kendi geçmişlerinin; tarihte hiç bir varlık göstermediklerini göreceklerdir. 

Yazımızı şu duamızla tamamlayalım

Allah’ım; Ülkemizin üzerinde dolaşan kara bulutları kaldır. Milletimize, devletimize kurulan kahpe pusuları sen boz. Birliğimizi, dirliğimizi bozmak isteyen içerideki ve dışarıdaki hainlere sen fırsat verme.
Türküyle,  kürdüyle,  lazıyla,  çerkeziyle, alevisiyle, sunisiyle,  bu milleti ay yıldız’lı bayrak altında sen birleştir. Bizimle aynı topraklarda doğup büyüyen bu ülkenin ekmeğini yiyen, havasını soluyan ama aldatılıp kandırılıp ülkesine, milletine ihanet edenlerin, ettirenlerin akıllarını başlarına sen getir. Sen onlara doğruyu, doğru yolu göster.
Allah’ım; Gece gündüz elleri tetikte, canını ortaya koymuş vatan nöbeti tutan, askerimizi, polisimizi ve diğer bütün güvenlik güçlerimizi sen koru, onları sen muhafaza et.
Allah’ım; Bu milletin birliği bozulmasın diye, bu devlet yıkılmasın diye, geleceğimiz karartılmasın diye canını feda eden şehitlerimize sen rahmet et. Gazilerimize sen ihsan et. Geride kalanlarına sabır ver. Milletimize böyle acıları bir daha yaşatma. Yaşatmak isteyenlerin oyunlarını sen boz.
Allah’ım; Bizleri idare eden devlet erkânımıza sen feraset, basiret, istikamet ihsan eyle. Vatan hainlerinin onları aldatmalarına, kandırmalarına fırsat verme. İstikbalimiz için en doğru kararları almaya onlara sen nasip et. ÂMİN

HÜSEYİN TAKLACI

BAŞKAN

DERNEKLER

07 Ağustos 2015 Cuma 08:00

Türkiye’de bir çok  dernek bulunmaktadır. Bu dernekler ne iş yapar diye insanlar birbirine sorar. Hepsinin amaçları birbirinden farklı.

Derneklerle meslek odalarını birbirine karıştırır, insanlar. Dernekler valiliklere bağlıdır. Meslek odaları da Gümrük Ticaret Bakanlığına bağlıdır. Yarı kamu kuruluşudur. Odalar meslek kuruluşlarıdır. Bağlı bulunduğu meslek dalını temsil eder dolayısıyla esnaf ve sanatkar oylarıyla seçilirler. Gümrük Ticaret Bakanlığı kontrolünde kurulan meslek dallarıdır.

Derneklere bakıldığında yedi kişi bir araya gelerek dernek kurabilir. Bu derneklerin yararlı olanları da vardır. Bunların en yararlı olanları köy dernekleridir. İnsanların en zor anlarında, cenazelerinde yardımcı olurlar ve buna benzer çalışmalarda bulunurlar.

Bu derneklerin zararlı olanları da vardır. Halkımız zanneder  ki halka hizmet için kurulmuş. Çoğunluğu vergi vermemek için kurulmuş dernekler, bir de büyük şehirlerde kurulan dernekler vardır. Bu dernekler o ilde siyasette var olmak için kullanılan derneklerdir. Seçimlerin olduğu dönemlerde canlanır, niyetleri bu derneklerdeki gücü kullanmaktır. Dikkat ederseniz başka hiçbir çalışma yapmazlar.

Bir de siyasi amaçla kurulmuş dernekler vardır. Bunlarda ülkeyi karıştırmak için kurulmuşlardır. Bunlar insanları bir araya toplayarak örgütleyen unsurlardır. Bizim ülkemizin çektiği sıkıntıların başında gelen en büyük sıkıntıların sebebidir. Devletimizin bu tür derneklere önlem alması gerekmektedir. Ülkemizde bu tür sıkıntılar yaşatan bu dernekler bu sebeple dernekler kanununda yeni bir düzenleme yapılması lazım. Özellikle büyük şehirlerde çok güçlü bir şekilde örgütleniyorlar. Adını şu derneği, bu derneği diyerek insanları örgütlüyorlar. Bunlara bir an önce önlem alınması gerekir. Bir an önce önlem alınırsa Türkiye’de olaylar yarı yarıya düşer.

Bir de devlet desteği almak için kurulmuş dernekler var. Bunlar devlete proje yaparak devleti çok büyük şekilde zarara uğratıyorlar. Bugüne kadar bu tür derneklerin ne faydası oldu ülkemize. Dolayısıyla benim şahsi düşüncem bir an önce derneklere büyük bir düzeleme yapılmalı ve kontrol edilmeli. Derneklere, meslek odalarından daha fazla hak verilmiştir. Dernekler Ekonomi Bakanlığı desteklerinden faydalanabilirken kamu kuruluşu olan meslek odaları bunlardan faydalanamıyor. Kamu kuruluşu olan odaların önünde bir set var.

Derneklere bakıldığında vergiden muaf. Bizim ülkemiz dernekler ülkesi bu şekilde olursa meslek odalarının dertleri biter mi? Ülkemizde önüne gelen dernek kuruyor. Bu kadar çok çalışmayı seviyorsanız meslek odalarında çalışma yapın. Ülkemizde  hiç kimse zoru istemiyor, herkes kolayı istiyor.

TERÖR VE LOBİSİ

31 Temmuz 2015 Cuma 08:00

Terör ve Terörizm, ekonomik, sosyal, teknolojik ve kültürel gelişmelerinin önündeki en büyük engeldir.

Terör eylemlerinin ortak özelliği; “bir ülkenin ekonomik, toplumsal, siyasal ve anayasal yapılarını sarsmak ya da yıkmak amacıyla bilerek ve kasten yapılmış olması

Türkiye; Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının birleştiği noktada bir köprü durumunda, dünya güç dengesini etkileyebilecek sürekli ve çok yönlü çıkar ve güç çatışmalarına sahne olan, Ortadoğu’daki petrol kaynaklarına yakınlığı ve Orta Asya’daki Türk devletleri ile entegre olabilme avantajı nedeniyle önemli bir jeopolitik konuma sahiptir.

Türkiye gibi stratejik öneme sahip ülkelerin terör ortamında tutulmasında, ülkemizi hedef olarak seçmiş devletler ve birtakım güçlerin çıkarları açısından zaruret bulunduğu, terörün amacının da sadece bu ortamın devamını sağlamak olduğu değerlendirilmektedir. Bu nedenle terörizm, bir siyasi mücadele aracı olmaktan çıkıp, bir ülkenin bir başka ülkeyi zayıflatmak ve istikrarsızlaştırmak için kullandığı bir araç haline gelmektedir

Türkiye’deki terör sorununa dikkatle bakıldığında, Terör sorununun uzun süre var olması, terörün bizzat kendisini bir sektör ya da endüstri haline getirmektedir. Bu durum, terör, kaçakçılık ve yolsuzluk gibi örgütlü suçlar için geçerli olduğu gibi, farklı ideolojideki terör örgütlerinin birbirini güçlendirmesi şeklinde de karşımıza çıkmaktadır. PKK ve Hizbullah terör örgütleri farklı ideolojilere sahip olmakla birlikte aynı sorunlardan beslenmektedir. Bunun yanında, her iki örgüt farklı ideolojide olmalarından ötürü, çatışma ortamında bunlar birbirini beslemiş ve güçlendirmiştir.

Şunu vurgulamak gerekir ki Türkiye IŞİD’ batılılar gibi sadece bir güvenlik sorunu olarak görmekten ziyade sorunu siyasal, sosyal, dini ve güvenlik boyutları olan çok-katmanlı bir sorunlar yumağı olarak görmektedir. 

Türkiye’nin terörle mücadelede en çok şikâyet ettiği şey uluslar ası işbirliğidir. Özellikle yabancı savaşçı olarak IŞİD’ katılması muhtemel şüphelilerin isimlerinin ilgili Türk yetkililerle paylaşılması Ankara’nın batılı ülkelerden en çok talep ettiği öğelerin başında gelmektedir.

AB nin Türkiye’nin kalburüstü elitine bile vize verirken aşırı cimri davranıyor olması ve en önemlisi kısa süreli verilen vizeler yüzünden insanların tekrar tekrar elçilik kapılarına gidip para ödemesi aslında sadece Avrupalı ülkelerin Ankara’da verdikleri vizeler üzerinden kazandıkları paralarla bölgedeki birkaç misyonunu finanse etmesinden ve bir çok Türk vatandaşının onurunun kırılmasının ötesinde bir şey değildir. Dolayısıyla seçmeli ve kontrollü bir şekilde bile olsa Türkiye AB ile gümrük birliğini tartıştığı bugünlerde vize uygulamasını ciddi şekilde tartışmalıdır.

Aynı şekilde sınır güvenliği konusunda Türkiye görünenin aksine ciddi adımlar atmaktadır. Belli bölgelere sınıra tel örgülerin çekilmesi, kısmen bazı yerlere duvarların yapılması ve mümkün olduğunca giriş çıkışların sıkı bir şekilde takip edilmesi bu çerçevede atılan adımlardan sadece bazılarıdır. Fakat 1250 km uzunluğu olan ve yıllar boyu sınır ticaretinin son derece yaygın olduğu bir bölgede sınır kontrolünü yüzde yüz yapmak çok kolay değildir. Amerika bile yıllardır Meksika sınırını her türlü teknolojik ve askeri desteğe rağmen bir türlü istediği şekilde kontrol altına almış değildir. Dolayısıyla Türkiye aslında yapılan tartışmaların ötesinde IŞİD meselesine yönelik olarak ‘güvenlik’ merkezli kapsamlı adımlar atılmaktadır. İşte devletin en yetkilisinin dilinden de terör ve lobi

Bir lobi var, bir savaş lobisi, kan lobisi var.

Huzurdan, barıştan, bahardan rahatsız olan bir lobi var.

Aydınlıktan gözleri kamaşan, karanlığı özleyen bir lobi var.

Çocuklarımızın, gençlerimizin yaşamasından ve yaşatılmasından rahatsız olan ve onların kanını özleyen bir lobi var.

İçeride de böyle bir lobi var, burada da, Doğu’da da, Batı’da da, dışarıda da böyle bir lobi var.

Eski günleri özleyen, çatışmayı, gerilimi, şiddeti özleyen, bunları yeniden bu bölgeye getirmek isteyen bir lobi var.

Terörden beslenen, terörün oluşturduğu puslu havadan beslenen, siyaseti, toplumu dizayn etmeye alışmış bir lobi var.

İşte biz bu lobiye imkân tanımayacak, fırsat vermeyeceğiz.

Gençlerimizin kanı üzerinde hesap yapanlara dur diyelim.

Bu huzur ve barış ortamını bozmak isteyenlere dur diyelim.

Hepimizin er veya geç gideceği yer belli. Cumhurbaşkanı da olsa, Başbakan da olsa, milyarder de olsa hoca er kişi niyetine, hatun kişi niyetine diyecek.

Bu kavga niye, bu kan niye?

Biz bu ülkede baharın sürekli olmasını istiyoruz.

İçeride ve dışarıda Türkiye’ye karanlık senaryolar hazırlayanlara kulak asmayın.

Ülkeyi rahatlatmak için, önümüzü açmak için daha da fazlasını yapacağız. Dün sorun olanlar bugün çözüme kavuştu.

Bu topraklar üzerinde acıları hep beraber yaşadık. Bu dönemler artık geride kaldı.”

Eski günleri özleyen, çatışmayı, gerilimi, şiddeti özleyen, bunları yeniden bu bölgeye getirmek isteyen, gençlerimizin kanı üzerinde hesaplar yapan bir lobi var!

 

 Bende diyorum ki Başta evlatları için yanan, endişe eden sıvasız hanelerin boyasız anneleri, her gün soracağımız soru budur: Bu cehennem, ne için; kimin için!

Türk ve Kürt anaların, iktidara ve “örgüt”e soracağı da budur!

Terör olayları ile birlikte Ülkemiz maddi ve manevi kayıplar vermekte ve bu kayıplar ülkenin gündemini oluşturmaktadır.“Giderek tırmanan ve toplumumuzu derinden yaralayan terör olaylarının sonucu olan her şehit haberi büyük bir ruhsal yıkımdır.

 

Terörizmin, sadece bir güvenlik sorunu olarak algılanıp, her türlü sorumluluğun güvenlik kuvvetlerine verilmesi, bunun dışındaki bütün kurum ve kuruluşların yardımcı gibi algılanıp, kendilerine verilen görev kadar hareket etmelerinin beklenmesi yanlış bir yaklaşımdır

 

 Terörle mücadelenin ulusal bir sorun olduğu benimsenip, her kesimin konuya sahip çıkması ve üzerine düşeni yapması gerekmektedir.

İç ve dış oyun kurucu odakların tuzağına düşmemek için “bana fayda sağlayan terörle bana zarar veren terör” ayırımı yapmadan, teröre “terör” olması hasebiyle ortak tavır almak mecburiyetindeyiz. Aksi halde Iraklaşabilir, Suriyeleşebiliriz29.07.2015                                                                     

 

 

                                                                  HÜSEYİN TAKLACI

KOALİSYON ARAYIŞLARI

24 Temmuz 2015 Cuma 08:00

Seçimler bitti hâlâ hükümet kurulmuş değil, sayın cumhurbaşkanı hükümet kurma yetkisini Ak partiye sayın Ahmet Davutoğlu’na verdi.  Onlarda ekip halinde gezmeye başladı, siyasi patileri.

Sırasıyla aldıkları oylara göre büyük partilerden küçük partilere doğru ilk ziyaretini Cumhuriyet Halk Partisine yaptı. CHP’yi dinleyince ortak olmak için on dört maddelik şartları var.

En büyük sorun cumhurbaşkanlık külliyesi ile ilgili görülüyor. Vatan millet önemli değil onlar için cumhurbaşkanlık külliyesi önemli.

İkinci parti olan Milliyetçi Hareket Partisi ziyaretinde öne çıkan konu ben muhalefet yapacağım, demesi. Ben o söylemden şunu çıkarıyorum; siz CHP ile koalisyon kurun, ben muhalefet yapacağım, diyor. Burada büyük bir fedakarlık var, biz bunu görüyoruz. Bunu niye yapıyor insanlar anlamış değil. Buradaki düşünce bence AK parti ile CHP koalisyonu ülkeyi yatıştırır, düşüncesi ile yapılıyor.

İki kesimin bir araya getirilmesi ülkeye huzur verir, düşüncesinde. Burada bir fedakarlık var ama şunu unutmamak lazım. CHP’nin elinde böyle bir fırsat olsa bunu MHP’ye yapar mı bunu düşünmek lazım. Burada doğru olan MHP tabanını düşünerek hareket etmek lazım. Hükümetin dışında kalmak kârdan çok zarar verir, MHP’ye. Burada yapılması gereken hükümetin içinde yer almak. Herkes sizden hükümetin içinde olmanızı bekliyor. Olmazsanız olası bir seçimde barajın altında kalırsınız, böyle bir  hata yapmayın.

Seçimler bitti, bir buçuk ay geçti hâlâ hükümet kurulmuş değil. Zaten toplam süre kırk sekiz ay. Burada şunu görmek lazım. 7 Haziran Seçimlerinin hükümetsiz %5 bitti.

Ülkemizde her şey çocuk oyuncağı gibi, vay ülkem vay!

RAMAZAN BAYRAMI

17 Temmuz 2015 Cuma 08:00
Bayram bir sevinç ve neşe günüdür. Yüce duyguların coştuğu, sevgi ve saygı, hislerinin müminler arasında alabildiğine canlandığı güzel günlerden biridir. O günde yardımlaşma ve kaynaşma son sınırına varır. Bayram insanları kaynaştırıp bir araya getiren en güzel vesilelerden biridir. Öyle ki, bayramda şahlanan yardımlaşma ve hediyeleşme ruhu yalnızca hayatta olanlara bağlı kalmaz, dünyadan gidip kabirlerinde bir Fatiha bekleyenlere kadar uzanır. Onların bu dileğini yerine getirmek için müminler bayramda kabirleri ziyaret ederler; ruhlarına Kuranlar, Fatihalar ve dualar okuyarak onları da sevindirirler.
Ramazan Bayramının müminler arasında ayrı bir yeri vardır. Çünkü Ramazan Bayramı, her gün tutulan orucun iftar vaktindeki sevinci gibi, tutulan bir aylık orucun toplu bir iftar sevincini ifade eder. Bir ay gibi uzun bir süreyle, özellikle Ramazan’ın yaz mevsimine denk geldiğinde sıcak günlerde nefislerine oruç tutturan müminler, sabır imtihanını vererek manevi sorumluluktan kurtulmanın sevincini Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar.

 

Müslümanların Ramazan ayında, tüm günlerini oruçlu geçirmeleri ve nefislerini Allah rızası için helal olan şeylerden de imtina etmeleri sebebiyle, Allah’u Teala (CC) tarafından kendilerine“iftar bayramı”diye ifade edebileceğimiz bir ziyafet ve bir sevinç günü ikram edilmiştir. Bu nedenle Ramazan Bayramına şeker bayramı demek doğru değildir. Ayrıca Ramazan Bayramında Müslüman zenginlere “fitre” adı altında fakirlere yardım etme sorumluluğu getirilerek ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarının giderilmesi amaçlanmış; zekatta olduğu gibi fitrede de toplumumuzda sosyal yardımlaşma ve dayanışma hedeflenmiştir

 

Ramazan ayının bereketi , mağfireti, feyzi, rahmeti sebebiyle yumuşayan kalplerimizin bu inceliğini bayramla pekiştirmek; okunan Kur’anlardan, yapılan dualardan, tutulan oruçlardan, verilen fıtır sadakalarından meydana gelen sevabın gönüllerimizde bıraktığı manevi lezzetle bayrama çıkmak bu melekleşme iklimini devam ettirmek üzere yapacağımız tevbe ve istiğfarlarda cemaat bereketini yakalamak, yardımlaşmayı, dayanışmayı, sevgiyi ilerletmek, dargınlıkları, kırgınlıkları, küslükleri atıp, İslâm’ın eşsiz peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V)’in her müslümana nihai hedef olarak gösterdiği“. . . Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz.”şuuruna ermek, bayramla yaşanacak mutluluklardan bazıları olsa gerek. Esasen, bu iklimi yakalamışsak bayramı hak ettik demektir, değilse, değil .

 

Her zaman saygı, sevgi ve hürmete layık olan annemize ve babamıza bilhassa bayramlarda ayrı bir değer vermek ve ayrı bir hürmet göstermek zorundayız. Çünkü onların hayır dualarına özellikle ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı da bayramlarda annemizi ve babamızı ziyaret ederek hediyeler takdim etmeliyiz. İhtiyaçlarını karşılayarak, ellerini öpüp hayır dualarını almalıyız.

 

Yine bayramlarda akraba ve komşularımızla tebrikleşerek hediyeleşmeli, karşılıklı olarak aramızdaki sevgi ve saygı bağlarını sağlamlaştırmalıyız. Karşılaştığımız herkesle selamlaşarak tebrikleşmeliyiz. Tanıdıklarımızı ziyaret ederek hatırlarını sormalıyız. Hastalarımızı ziyaret ederek şifa dilemeli ve dualarını almalıyız. Yetim, kimsesiz ve bakıma muhtaç çocuklara anne ve baba gibi davranarak başını okşamalı, hediyeler almalı ve ihtiyaçlarını karşılamalıyız. Çevremizdeki kimsesizlere, yoksullara ve bakıma muhtaçlara yardım ellerimizi uzatmalı ve onlarında bayram sevinci yaşamalarını sağlamalıyız. Şehit yakınlarını ve gazilerimizi ziyaret etmeli, hal ve hatırlarını sormalıyız. Mahallemizdeki çocuklara hediyeler dağıtarak sevindirmeliyiz. Bizden hayır dua bekleyen ölülerimizi ziyaret ederek dua etmeli, ruhları için hayır ve hasenatta bulunmalıyız.

 

Dargın olanların, bayramı beklemeyip, hemen barışması gerekir. Allahü teâlâyı ve Peygamber efendimizi seven kimse, insanların kusurlarına bakmaz, hoşgörülü olur. İyi insan, yani mümin, herkesle iyi geçinir. Başkalarına sıkıntı vermediği gibi, onlardan gelecek eziyetlere de katlanır. Bir kusurundan dolayı kimseye darılmamak gerekir. 
Kimseye darılmamalı, dargınlık olduysa, 3 günden fazla sürmemeli, bayrama kadar süren bir dargınlık olduysa, daha fazla gecikmeden barışmalıdır. Şayet bayrama kadar süren bir dargınlık olduysa, daha fazla gecikmeden barışmalıdır. 

Hülasa Bayramlarımız; kişilerin birbirlerinin sevinçlerine ortak olduğu, üzüntülerini paylaştığı, toplumun birbirini sevip kaynaştığı, kardeşlik, sosyal dayanışma ve barış şuurunun fertlere hakim olduğu çok önemli günlerimizdendir. Keşke her günümüz bayramlarda olduğu gibi sevinç, kardeşlik, barış ve dayanışma içerisinde olsa.

Dostluk ve kardeşliğim arttığı güzel bir bayram dileği ile Ramazan Bayramınız kutlar, tüm İslam alemine ve insanlığa hayırlar getirmesiniz Yüce Mevtadan niyaz ediyorum. 14.07.2015

  HÜSEYİN TAKLACI 

KADİR GECESİ

10 Temmuz 2015 Cuma 08:00

Kadir gecesi övülmüş bir gecedir. Yeryüzünde insanlığın yararına sunulan en hayırlı gecelerden biridir. Her yerde her zaman bir birine üstünlüğü olan değerler vardır. Kadir gecesi bu değerlerin en üstünüdür. Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğu söylenmiştir.

Pek çok hayır ve bereketi bünyesinde barındıran, manevî haz ve vecdin doruğa ulaştığı Ramazan ayının son günlerine yaklaşmanın hüznünü taşırken, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’ne kavuşuyor olmanın sevinç ve heyecanını yaşıyoruz.

İnsan hayatında öyle anlar vardır günden hayırlı. Öyle günler vardır ki aydan hayırlı. Öyle aylar da var ki yıldan hayırlıdır. Nice geceler vardır birbirinden hayırlı. Bu hayırlı gecelerden en önemlisi olan Kadir Gecesidir.

Değeri yüce olan bu kıymetli gecede umarım uyanık oluruz. Kadir Gecesi’nin feyzinden, bereketinden faydalanabilmek insana verilen nimetlerin en güzelidir. Bu nadide gecenin bereketinden yararlanmak her kula nasip olmaz. Aramızdan bazılarımız bu güne yetişemeden hakka yürümüştür. Birileri de vardır ki sıhhatini kaybetmiş melül mahzun bakmaktadır. Birileri de vardır ki zevki sefaya dalmış, gaflet içinde ve bir başkaları da vardır ki hesap gününü unutmuş hiç ölmeyecekmiş gibi hareket etmektedir.
Müslüman’ım der. İnanıyorum der. Seviyorum der. Ama hepsi sözde kalır. Fiiliyatta hiç bir şey yoktur. Gaflet uykusunda yuvarlanır gider. Oysa zaman çok kısadır. Pişmanlıklar fayda vermez. Keşkeler giden zamanı geri getirmez. Hal böyle olunca gün ve geceleri pişman olmayacak şekilde değerlendirmeliyiz.
Allah’ Teala Kadir gecesini Ramazan’ın tek gecelerinde gizlemiş. Kullarım bu değerli geceyi daha çok arasınlar, daha çok dua etsinler diye. Büyük âlimler bunun üzerinde çok durmuşlar. Görüş birliği içinde kuvvetli bir ihtimalle Kadir Gecesi’nin Ramazan ayının 27. gecesi olabileceğini söylemişlerdir. Her şeye rağmen bizler her geceyi Kadir, her geleni Hızır bilmeliyiz. Kadir gecesi çekirdeğin içi gibidir, Ramazan ise dışı. Böyle güzel nimetlerden yararlanmaksa akıllı ve imanlı kimselerin işidir.

Zaman ve mekanlar; kendilerinde meydana gelen önemli olaylarla değer kazanırlar. Kadir Gecesini bu derece değerli kılan en önemli sebep de Kuran-ı Kerim’in bu gece indirilmeye başlanmış olmasıdır.
Kadir Gecesini gereği gibi anlayıp hakkıyla değerlendirmenin yolu, Kuran-ı Kerim’in eşsiz mesajlarını anlamaktan geçer. Bu itibarla, Kadir Gecesi; Kuran-ı öğrenme ve Rasûlüllah’ı tanıma, onların öngördüğü fazilet ilkeleri doğrultusunda yaşama ve her türlü kötülüğü terk etme vesilesi kabul edilmelidir. Zira insanlara dünya ve ahret mutluluğunu sağlamayı hedefleyen ve manevi varlığımızı karartan her türlü olumsuzluktan arındırarak, bizi üstün ahlâkî değerlere yönelten Kuran’dır.
Kuran’ın getirdiği ilkelerin özünde aydınlık, hoşgörü, dostluk ve kardeşlik vardır. O, insanlar arasında sevgi, uzlaşma, yardımlaşma, kardeşlik ve istikrarı sağlayacak; fert ve toplum planında pek çok ahlâkî ve sosyal problemin hak ve adalet çerçevesinde çözülmesine ışık tutacak ve insanlara gelişme yollarını göstererek onları geleceğe hazırlayacak ilâhî ölçüleri içeren bir kitaptır. Kuran’ın bu özelliği, “Gerçekten bu Kuran en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan müminler için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler Biz Kuran’dan, müminler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruzhttp://www.mumsema.org/images/smilies/nokta.gifayetleriyle dile getirilmektedir.

Sayısız manevî güzelliğin yaşandığı ve mükâfatların olarak verildiği bu gecede; özümüze dönerek gaflet içinde geçen günlerimizi sorgulamalı, kendimizle hesaplaşmalı, iyi ve güzel davranışlarımızı artırmaya, kötü davranışlardan uzaklaşarak kalbimizdeki manevî kirleri temizlemeye çalışmalıyız.
Bu gece; Yüce Allah’ın bizlere bilgi, anlayış ve ihlâs vermesi, doğruyu bulduktan sonra kalplerimizi saptırmaması ve bizi affetmesi için dua edelim. Acı ve sıkıntı içindeki yüzlerin gülmesi ve göz yaşı dökerek yaşamak zorunda kalan insanların kurtuluşu için neler yapabileceğimizi düşünelim. Sevgili Peygamberimiz, faziletine inanarak ve sevabını da yalnız Allah’tan bekleyerek bu geceyi ihya edenlerin, geçmiş günahlarının bağışlanacağı müjdesini vermiştir

Kuran ile muhatap oluyor, hayatınızı ona göre düzenliyorsanız; gecelerinizin, gündüzlerinizin yani tüm hayatınızın “kadrini” biliyorsunuz demektir.

Peygamber Efendimizin Hz. Aişe annemize bu gecede yapılmasını tavsiye ettiği duâ ile bitirelim. “Allah’ım sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet 07.07.2015

  HÜSEYİN TAKLACI   

ENGELLİLER

03 Temmuz 2015 Cuma 08:00

Türkiye’de her yedi kişiden birisi engelli veya engelli adayı

Ülkemizde en çok yatırımlar engellilerin üzerine olması lazım.

Sağlıklı olan insan kendi kendine bakabilir ama engelli olan insanın birilerinin yardımına ihtiyacı var.

Ülkemizde engellilerin üzerine çalışma yapan bir çok kurum ve kuruluşlar var.

Bunlardan bazıları engelli eğitim merkezleri engelli okulları engellilerin bağlı bulundukları dernekler ve bunların bağlı bulundukları federasyonlar ve engelli meclisleri.

Bu kurum ve kuruluşların engellilere ne kadar hizmet ettikleri tartışılır.

Bunların çoğunluğu engelliler için kurulmuş kurumlar ne yazık ki engellilere hizmet noktasında zayıf kalıyorlar.

Engelli eğitim merkezlerine bakıldığında hizmet noktasında  ticaret yapan  kurumlar olarak görülüyor.

Eğitim kurumlarına bakıldığında onlarda kendilerine göre hizmet yapıyorlar yeterli mi  hayır.

Başkent Ankara’ya bakıldığında büyükşehir belediyesi bir çok hizmet yapıyor engellilere

Bunlardan bazıları; bordür taşları, bakım evleri, evlere temizlik, yardım, köprülere asansör, engellilere iş imkanı bunun gibi pek çok faaliyetler var.

Bizlerin beklentisi ve engelli ailelerin beklentisi ilçe belediyelerin de bu tür çalışmalar yapmasıdır. Burada ülkemizi yönetenlere çok görev düşüyor. Engellerin üzerine kararlı bir şekilde gidilmesi lazım. Devletimizin engellilere daha çok sahip çıkması lazım.

Ülkemiz de yaşayan Engellilere Halkımızın hassasiyetinin yüksek derecede olması, merhamet gözüyle değil, samimi bir şekilde topluma kaynaştırılması, ben ne yapabilirim, ne kata bilirim düşüncesi içerisinde olmalı, Peygamber Efendimizin  göstermiş olduğu değerleri örnek almalı.

Efendimizin dediği gibi kişinin engeline değil, onun insanlığına ve Müslümanlığına kıymet vermenin önemli olduğunu, sağlıklı insanların engellilere karşı nasıl davranmaları gerektiğini düzenleyen ahlakî tavsiyelerde bulunmuştur. Özellikle görme engelli insanlara karşı yardımda bulunmanın gerekliliğini şöyle ifade etmiştir: “Gözleri görmeyen birine yol göstermek sadakadır.” Yine aracına binmeye çalışan bir engelliye yardımcı olmak da Allah Resulü tarafından sadaka olarak değerlendirilmiştir.

Allah Resulü, on dört asır öncesinden engellilerle ilgili günümüzde söylenilen hususları dile getirmekle kalmamış, söz konusu hususları hayatında göstermiştir.

Misal vermek istiyorum:

Asr-ı Saadet’te engelli meşhur âmâ sahabi Abdullah b. Ümmi Mektûm Peygamber efendimiz  tarafından Medine’ye on üç defa vali vekili olarak bırakılması, Sözkonusu sahabinin Allah Resulü’nün üç müezzininden biri olması ve Peygamberimizin yokluğunda Mescid-i Nebevî’de namazları kıldırması, Peygamberimizin müezzinlerini sesi güzel olan kişilerden seçtiği bilindiğine göre Abdullah b. Ümmi Mektûm’un  da sesi güzel biri olması, bu özelliği sayesinde Allah Resulü’nün müezzini olma şerefini elde etmiş. Devletin başındaki en üst yönetici vasfıyla aynı sahabi Mescid-i Nebevî’de defalarca imamlık yapma şerefine nail olmuştur. İmamlık görevini yerine getirirken rivayetlere göre onun hatiplik de yaptığını ve insanlara sohbet yaptığını öğrenmekteyiz. Birçok marifeti olan bu kişinin aynı zamanda bir eğitimci olduğunu  Zaten bu seçkin sahabinin Allah Resulü tarafından, Kur’an öğretmek üzere Musab b. Umeyrile birlikte Medine’ye gönderilmesi de onun eğitimci olarak  Engellilere verilen önemi  hissetmişler ve mutlu olmuşlardır.

Sözün özü Bizlerinde engelli olabileceği düşüncesiyle saygı ve sevgiyi eksik etmeme dileğiyle rabbim engelsis hayat dolu yaşamayı nasip etsin

 

ZEKAT

26 Haziran 2015 Cuma 08:00

Dinimiz Toplumun Huzur ve Mutluluğuna Büyük önem vermiştir ve Bunu gerçekleştirmek içinde bir takım esaslar koymuştur…Bunlardan biriside Zekattır..Dinimiz Zekatı Farz kılarak Zenginlere Mallarının ve Paralarının Belirli bir Bölümünü her yıl Muntazam olarak Fakirlere vermelerini Emretmiştir..

Zekât, temizlik, artma ve bereket demektir. Başka bir ifadeyle Cenabı-ı Hakk’ın kendi lütfünden servet vermiş olduğu zenginlerin, sırf Allah rızası için mallarının belli bir miktarını, Allah’ın bildirdiği kimselere ve yerlere vermesidir. Böylece hem muhtaç olanların ihtiyaçları giderilmiş, hem sahavet gibi yüksek bir haslete mazhar olunmuş, hem de Allah’ın emri yerine getirilmekle O’nun rızası kazanılmış olur. Zekâtla hem mal sahibi temizlenir, hem de malında bereket görülür

Zekât, Allah’ın bize vermiş olduğu nimete karşılık bir şükür ifadesidir. Zekât vermekle hem

verdiği nimetler için Allah’a şükretmiş oluruz hem de içinde yaşadığımız topluma karşı insanlık görevimizi yerine getirmiş oluruz.

Zekât, zenginlerle fakirler arasındaki kıskançlık, kin ve düşmanlık duygularını giderir. Dostluk ve saygı bağlarını kuvvetlendirir. Zekât, insandaki cimrilik ve bencillik gibi kötü huyları yok eder. Bunların yerini, iyilik ve hayırseverlik gibi güzel huylar alır.

Zenginler zekât vermekle toplum yararına da çalışmış olur. Çünkü bir ülkede yoksullar
çoğaldıkça huzursuzluk, ihtiyaç sahipleri azaldıkça huzur artar. Her zengin, malının zekâtını
verecek olursa ülkede fakirlik azalır. Bu konuda Cafer-i Sadık şöyle der: “Zekât zenginleri sınamak, fakirlere destek olmak için konulmuştur. Eğer insanlar mallarının zekâtını verselerdi hiçbir Müslüman fakir ve muhtaç kalmaz, Allah’ın farz kıldığı bu hakla o da ihtiyaçlarını gidermiş olurdu. Zenginlerin açgözlülüğü olmasaydı halk fakir, muhtaç, aç ve çıplak kalmazdı.” Zaten zekâtın bir amacı da yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle zekât verecek kadar malı olanlar zekâtını vermeyi ihmal etmemelidir.
Zekât ekonomik dengesizlikleri önler. Çünkü zekât sayesinde fakirlerin eline para geçer.
Böylece fakirler de aldıkları yardımla alışveriş yaparak ekonomik hayatın canlanmasına katkı
sağlarlar. Ayrıca zenginler yatırım yaparak üretime katkıda bulunur. Yoksullar ise yeni açılan
bu iş sahalarında kendilerine iş imkânı bularak yoksulluktan kurtulur ve ileride zekât verecek konuma gelirler.

Sa‘lebe b. Hâtıb Hz. Peygamber’e (s.a.s.) geldi ve ‘Yâ Resûlallah, bana mal vermesi için Allah’a dua et!’ dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Yazık ey Sa‘lebe, şükrünü eda ettiğin az mal, şükrüne güç yetiremediğin çok maldan hayırlıdır.” buyurdu. Sa‘lebe tekrar aynı şeyi istedi. Allah Resûlü (s.a.s.) “Yazık ey Sa‘lebe, benim gibi olmak istemez misin? Zira şu dağların altın ve gümüş olarak benimle beraber yürümesini dileseydim mutlaka gerçekleşirdi.” buyurdu. Sa‘lebe tekrar ısrarla ‘Yâ Resûlallah, bana mal vermesi için Allah’a dua et! Yemin ederim ki, Allah bana mal verirse her hak sahibinin hakkını mutlaka vereceğim.’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle dua etti: “Allahım Sa‘lebe’ye mal ver!”

Derken Sa‘lebe birkaç koyun edindi. Koyunları tırtılların üremesi gibi sürü haline geldi. Medine’ye sığmaz olunca taşraya göç etti. Daha önce vakit namazlarını Rasûlullah ın arkasında kılarken sadece öğle ve ikindiye iştirak etti. Koyunları biraz daha çoğalınca ancak cuma namazına katıldı. Koyunları daha da artınca uzak bir vadiye intikal etti; cuma ve cemaati terk etti.

Bir defasında Rasûlullah (s.a.s.) ashabına “Sa‘lebe’ye ne oldu (hiç görünmüyor)?” diye sordu. Vaziyetinden bahsedilince üzülerek –üç kez- “Yazık oldu Sa‘lebe’ye!” buyurdu. Bu arada Hz. Peygamber’e (a.s.) zekâtı emreden şu ayet nazil oldu: “Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyesin, arındırasın. Onlar için dua da et; çünkü Senin duan onlar için sükûnettir. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir.” (9.Tevbe 103).

Bunun üzerine Peygamber (sallahu aleyhi ve sellem) Cüheyne ve Benû Selime kabilesinden seçtiği iki zâtı zekât memuru olarak görevlendirdi. Hayvanların nisap miktarlarını belirten bir name verdi. Sa‘lebe ile Benû Süleym’den falanca şahsın zekâtlarını tahsil etmelerini emretti. Onlar da Sa‘lebe’ye varıp zekâtını tahsil etmek istediler. Ancak Sa‘lebe bunun bir cizye ya da haraç olduğunu öne sürdü. Önce diğer insanlardan tahsil etmelerini, dönüşte kendisine uğramalarını söyledi. Onlar da Benû Süleym’deki şahsa vardılar. O şahıs zekât memurlarının geldiğini haber alınca develerinin en seçkinlerini hazırlayarak güzellikle karşıladı. Zekât memurları ona en iyilerini vermesinin gerekmediğini, zira kendilerinin böyle bir niyetlerinin olmadığını söylediler. O da bilakis bu seçtiklerini alıp götürmelerini, zira bunları gönül hoşnutluğuyla Allah’dan hayır murat ederek verdiğini ifade etti. Zekât memurları develeri alıp yola koyuldular. Tekrar Sa‘lebe’ye uğradılar. Sa‘lebe zekât kayıtlarına baktı ve ‘Bu cizyeden başka bir şey değildir. Gidin, beni rahat bırakın!’ diye başından savdı. Onlar da Medine’ye döndüler. Rasûlullah (a.s.) onları görür görmez –henüz onlar bir şey demeden- “Yazık oldu Sa‘lebe’ye!” buyurdu. Benû Süleym’den zekâtını veren şahıs için de hayır (bereket) duasında bulundu. Bir müddet sonra Sa‘lebe hakkında şu ayetler nazil oldu: “Onlardan kimi de Allah’a şöyle kesin söz vermişlerdi: Eğer Allah bize lütfünden verirse biz de mutlaka sadaka (zekât) vereceğiz ve elbette Salihlerden olacağız. Fakat Allah lütfünden onlara (servet) verince cimrilik edip onun hakkını vermediler. Allah’a verdikleri sözden dönmeleri ve yalan söylemeyi âdet edinmeleri sebebiyle Allah da bu işlerinin neticesini kalplerinde kıyamet gününe kadar sürecek bir münafıklık kıldı.” 9.Tevbe 75-77. Bu ayetleri işiten Salebe’’nin bir yakını gidip ona dedi ki: ‘Yazıklar olsun sana ey Sa‘lebe! Sen helak oldun; Allah senin hakkında bu ayetleri indirdi!’ Sa‘lebe ağlayarak Medine’ye geldi ve ‘Yâ Resûlallah, zekâtımı kabul et!’ diye yalvardı. Ama Hz. Peygamber (a.s.) onun zekâtını kabul etmedi. Daha sonra Halife Hz. Ebu Bekir’e bilahare Hz. Ömer’e geldiği halde onlar da kabul etmediler. Nihayet zekâtı kabul edilmemiş olarak Hz. Osman devrinde öldü.

Sadaka ve zekât huzur ve saadetin kaynağıdır; toplum hayatındaki intizam ve asayişi temin eder. Zekât ve sadaka, toplum hayatını zehirleyen haset, kin ve nefret gibi kötü hasletleri ortadan kaldırır. İnsanların yükselmesine engel olan ve o toplumu isyan ve ihtilaf gibi felaketlerden muhafaza eden en tesirli sadaka ve yardımlaşmadır. Bu vesileyle fakirlerden ve yardıma muhtaç olanlardan zenginlere karşı hürmet, itaat ve muhabbet meydana gelir. Böyle insanlar, ihtiyaç sahiplerinin daima duasını alırlar. Allah CC Bizleri zekâtını verenlerden eylesin.”

 

ANKARA MOBİLYACILAR VE

LAKECİLER ODASI BAŞKANI

Hüseyin TAKLACI

Dört parti

19 Haziran 2015 Cuma 16:22

Seçimler bitti hâlâ rahatlamış değiliz. Siyasileri seyrediyoruz, konuşmalara bakıyoruz, hükümeti kurma senaryolarına bakıyoruz bir umut göremiyoruz.

Türkiye’nin düzeni bozuldu. Ülkemizde yaşayan insanlar kendi elleriyle bozdu, düzeni.

Ülkemizde bakıldığında en çok zararı vergi mükellefi olanlar görecek.

Esnaf ve zanaatkâr bu durumdan en çok etkilenecek olandır. Çünkü esnaf devletin memuru değil, işçisi değil, belli bir maaşı da yok. Belki bunlara katlanabiliriz.

Bir de sınırda yaşanan hadiseler var. Yani Suriye sınırında, o bölgede birileri hesap yapıyor, Türkiye’de bunları seyrediyor.

Türkiye bunların önlemini alması lazım. Biran önce tedbir alınması gerekmektedir. Ey Türkiye’yi yöneten ve yönetimine talip olan siyasetin liderleri, sizler Türk halkının kanacağını mı sanıyorsunuz? Çıkın bu millete gerçekleri anlatın. Türkiye’yi nereye götürüyorsunuz, anlatın. Türkiye’nin sınırlarında birileri cirit atıyor. Türkiye yavaş yavaş karanlığa götürülüyor. Sınırlarımızda gelişen olayları iyi incelememiz gerekmektedir. Sanki bir devlet oluşumunun önünün açılması isteniyor gibi.

Siyasete bakıldığında koalisyon senaryoları, bunla kuracakmış, şunla kuracakmış. Kimin umurunda. Aklınızı başınıza toplayın. Bu ülkede kimseye taviz vermeyin. Ülkeyi sıkıntıya sokmayın.

Tüm siyasi liderlerin egolarını bir kenara bırakıp ülkemizin bekası ve geleceği için gereken adımları atmaları gerekmektedir. Şu anki belirsizliğin bir an önce çözülmesi şarttır. Ülkemizin birliği ve milletimizin geleceği ile ilgili her türlü fedakârlığı müşterek olarak göstermelidirler. Seçim sonuçlarında da milletimiz siyasilerden bunu istemiştir. Sayın liderler lütfen   Ülkemiz insanının daha fazla zarar görmesi için seçimlerde verdiği mesajı iyi okumanız ve analiz etmeniz gerekmektedir.

Bu ülkede yaşayanları yabancı ülkelerin eline mahkum etmeyin. Savaşmamız gerekirse de savaşırız, Allah’ın dediği olur. Çok taviz tez ayrılık getirir.

Ramazan

12 Haziran 2015 Cuma 09:34

Ramazan ayı açlık, susuzluk hararetinden ıstırap çekilip günahların yakıldığı aydır. Ramazan Yanmak demektir.

Ramazan Sevinçdir:

Peygamber efendimiz Server-i Kainat S.A.V. Efendimiz’in, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruyor ki:
Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin (Kadir gecesinin) hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır. 

Ramazan Hüzündür:

 Çünkü bu ayda, yine Ramazan’ın üçünde Server-i Kainat S.A.V. Efendimiz’in gözümün nuru diye bahsettiği, bir hadis-i şerifte “Fatıma benden bir parçadır. Kim onu üzerse beni üzmüştür.” Buyurduğu, Peygamber Efendimiz S.A.V. Efendimiz’in mübarek soyunun devam ettiği, cennet hanımlarının seyyidesi Hazreti Fatıma’tüz Zehra (R. A.) annemiz rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur.
Hüznün ve sevincin tıpkı iman da korku ile ümidin bir arada olduğu gibi bir arada olan Ramazan-ı  Şerifi Efendimizin rivayet ettiği gibi  “Cennette Reyyân denilen bir kapı vardır. Oradan sadece oruçlular girer. Oruçlular girdiler mi artık kapanır, kimse oradan giremez.”  Buyurduğu Reyyan kapısından girebilmek için hepimiz bütün Müslümanlar çok büyük bir çaba ve gayret içerisinde olmalıyız. Sayılı ve az günler olan Ramazan-ı Şerifte Rabbimizin sağnak sağnak yağan rahmetinden istifade etmek için Kurani ifade ile hayırda yarışmalıyız. Hayrın hepsi Allah katındadır. Ve Allah-ü Zülcelal hayrı Habibinin kapısı ile kullarına açmıştır. Ne gibi bir amel varsa hayırlı olan onu o güzel Nebi S.A.V. yapmıştır. 
Biz Müslümanlara düşen vazife her hali hayır olan o Nebiyy-i Ekrem S.A.V. Efendimizin sünnetlerine sımsıkı sarılmaktır. Ramazan sünnete sımsıkı sarılıp Allah Resulünün idrak ettiği şekilde idrak edilirse Ramazan olur. Yoksa Rabbimizin bizim aç ve susuz kalmamıza ihtiyaçları yoktur. Onun içindir ki bu mübarek ayı Efendimiz S.A.V.’in nasıl geçirdiği muhakkak öğrenilmeli ve onun Ramazan’ı gibi bir Ramazan yaşanmalıdır.

Sayılı ve az günler olan Ramazan-ı Şerifte Rabbimizin sağnak sağnak yağan rahmetinden istifade etmek için Kurani ifade ile hayırda yarışmalıyız. Hayrın hepsi Allah katındadır. Ve Allah-ü Zülcelal hayrı Habibinin kapısı ile kullarına açmıştır. Ne gibi bir amel varsa hayırlı olan onu o güzel Nebi S.A.V. yapmıştır. 

Efendimiz S. A.V. Ramazan-ı Şerifte sahabe efendilerimizin rivayetlerine göre cömertlikte esen bir yel gibi idiler.

Efendimiz S. A.V. Ramazan-ı Şerifte hem fakirlerin sofrasına misafir olur ve hem de onları mübarek sofralarına misafir ederdi.
Çünkü oruç, insanların nefislerine zor ve ağır gelen bir ibadettir. Zor olan bir şeyin ise, herkes tarafından yapılması kalpleri rahatlandırır, zorluğu giderir.

Sözümü şu güzel Ramazan esprisiyle bitirmek istiyorum.

Bir çok Ramazan ayını idrak etmiş bir hanımla beyi konuşuyorlarmış.Bey hanımına:
-Hanım acaba bunca senedir Ramazan-ı Şerifi hiç memnun edebildik mi ? diye sormuş.Hanımı :
-Ah bey düşündüğün şeye bak , mübarek hiç memnun olmasaydı her sene on gün önceden gelir miydi ? demiş. 

Rabbim Geçireceğimiz Mübarek Ramazan ayında hayır ve hasane de cömert olmamızı ve Şuurlu bir şekilde geçirmemizi, nasip etsin.

ACIMIZ BÜYÜK   

08.09.2015

Son dönemde hem dağlıca da, hem Iğdır da şehit olan evlatlarımız ve kardeşlerimiz içimizi yaktı.

Siteler esnafı adına açıklama yapan Ankara mobilyacılar ve lakeciler odası başkanı Hüseyin Taklacı, şehitlerimizin acısını paylaşmak ve tepkimizi ortaya koymak için bu basın açıklamasını yapıyoruz dedi.

Ankara Siteler mobilyacı esnafı olarak terörü lanetliyoruz ve kınıyoruz. Bunu yapanların insan olamayacağını söylüyoruz.  Bu satılmış köpeklerin ve vatan hainlerinin cezalandırılmalarını ve köklerinin kazınmasını istiyoruz.

Oda başkanı Hüseyin Taklacı, Televizyonlar şehit cenazelerini gösteriyorlar ardı ardına. Son birkaç gündür aynı manzaraları görmekteyiz ne yazık ki Elleriyle büyüttüğü yavrusunu en delikanlı çağında şehit veren annenin hissettiklerini anlamak çok zor.  Evladını elleriyle toprağın bağrına bırakan babanın duygularına tercüman olmak bile mümkün değil. İnsan olduğunu iddia eden hiç kimsenin kayıtsız kalamayacağı yürek burkan tablolar olduğuna vurgu yaptı?

Başkan Hüseyin taklacı, Bizler, bu güzel vatan için canlarıyla ve kanlarıyla nice destanlar yazan bir milletin evlâdıyız. Vatana olan sevgimizi ancak onun uğrunda yapacağımız çalışmalarla ispatlayabiliriz. Yaşı, cinsi, görevi ne olursa olsun, herkesin bu güzel vatan için yapması gereken işlerin olduğuna vurgu yaptı.

Bu milletin birliği bozulmasın, bu devlet yıkılmasın,  geleceğimiz karartılmasın diye canını feda eden şehitlerimize sen rahmet et. Gazilerimize sen ihsan et. Geride kalanlarına sabır ver. Milletimize böyle acıları bir daha yaşatma. Yaşatmak isteyenlerin oyunlarını sen boz diye dua etti.                                                                         

HÜSEYİN TAKLACI

BAŞKAN

KURBAN BAYRAMI

16/09/2015

Günlerin en müstesnasıdır bayramlar… Ortak değerlerimizin en başta gelenidirler. Daha çok bayramlarda hatırlarız birbirimizi; birlik ve beraberlik tavan yapar bu güzel zaman dilimlerinde. Bir başka kenetleniriz bayramlarda. Hasretler geçici olsa da son bulur bu sayılı günlerde. İçimize doğan sevgi güneşi bir başka ısıtır bizi. Hüznümüzü, acımızı ve yalnızlığımızı paylaşarak azaltır; mutluluklarımızı ise paylaşarak çoğaltırız bu kıymetli günlerde. Bayram gelince aramızdaki mesafeler ortadan kalkar, kurumaya yüz tutan tebessümler yeniden yeşerir dudaklarımızda. Gönüllerimize nur, hanelerimize huzur dolar. 

Kurban, iki dini bayramdan biridir. Her yıl on gün evvel koşar gelir beldemize; gelişiyle ruh iklimimize renk ve ahenk katar. Zira teslimiyetin sembolüdür kurban… Hakk’a yakınlaşmanın vesilesi… İbrahim’in İsmail’ini Hakkı için feda etme kararlılığının somutlaşmış şeklidir. Kurban Bayramı’nda gönüller Allah’a daha bir yaklaşır; tekbirler sağanak sağanak iner dil semasından. Gönüllerden gönüllere boşalır sevgilerin en katıksızı… Kazalar ve belalar bertaraf olur Kurban Bayramlarında… Karanlık yüreklerimize bir dolunay misali doğar bayram neşesi… Sevgiler yumak yumak birleşip bir sevgi çığına dönüşür gönül yamaçlarında. Duaya kalkan eller boş çevrilmez geri; çölleşen yürekler rahmet damlalarıyla hayat bulur. Bayram sabahında erkenden kalkıp camiye koşar dedeyle torun, aynı safta yönelirler yüce Allah’ın huzuruna. Yürekler Allah’ın aşkıyla çarpar seher vakitlerinde…

Kurban ibadeti kul ile Allah arasındaki yakınlığı sağlar. Allah’a yakın olan insanlara da yakın olur. Bu yakınlık insanın içinde yaşadığı toplumun haklarına saygılı davranmayı, karşılıklı hakları gözetmeyi ve yardımlaşmayı gerektirir. Aynı zamanda bu ibadet toplumun fertleri arasındaki dargınlık ve kırgınlıkların ortadan kalkmasına, sevgi ve saygı çerçevesinde kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunun kuvvetlenmesine de katkı sağlar. Çünkü kesilen kurbanın etinden komşular, akrabalar, fakirler ve muhtaçlar da faydalanırlar. Böylece kurban kesenlerle kesemeyenler arasında bir yakınlaşma ve samimi bir ilgi ile karşılıklı sevgi ve saygı oluşuverir. Allah Teâlâ çeşitli hikmetler sebebi ile bütün insanları maddi ve manevi imkânlar bakımından aynı seviyede yaratmamıştır. Öyleleri var ki on iki ay gelir geçer de çocuklarına yedirecek bir parça et bulamazlar. Kurban bayramı bu Müslüman kardeşlerimiz için ne mutlu bir bayram, çoluk çocukları için de ne sevindirici bir gündür. Ayrıca kurbanların derileri de bağışlanmış olduğu çeşitli hayır kurumları vasıtasıyla nice dertlere derman oluyor. Bu gibi durumlar göz önüne getirildiğinde, kurbanın dolaylı olarak ne gibi yerlere ve ne derece hayrı dokunduğunu daha yakinen gözlemlemek mümkündür. Dikkat edilirse, bütün bunların sebeplerinde yardım etmek, korumak, kollamak, güçlendirmek, birilerinin ihtiyacını karşılamak gibi insani ve sosyal boyutlarının olduğu açıkça görülmektedir.

Yoksulların kazanında da et pişecek bu bayramda… Et kokusu yayılacak yetim sofralarına. Yüzleri gülecek solgun benizlilerin… Bolluk ve bereketin esintisi, ruhlardaki yangınları söndürecek. Zenginler, senede bir kez olsa da, hatırlayacaklar düşkünleri… Paylaşmanın ve bölüşmenin doyumsuz hazzını doyasıya yaşayacaklar bu bayramda da…

Türk-İslam kültüründe bayramlar kaynaşma vesilesidir. Bu özel günlerde büyükler ziyaret edilerek elleri öpülür. Hastalar ziyaret edilerek hâl hatırları sorulur. Eş-dost ve akrabalara tek tek uğranılarak gönülleri alınır. Böylece bayramların gerçek gayesi olan sıla-i rahim ve yakınlaşma gerçekleştirilir. Fakat günümüzde ne yazık ki bu saydıklarımızın çoğu yapılmıyor. Bu çağ birçok şeyi yozlaştırdı. Bayramlarımız da bu yozlaşmadan nasibini aldı. Bayram deyince işten kaytarma ve tatil akla geliyor. Bayramlar tatillere vesile kılınıyor. Turizm şirketleri tarafından tatil organizasyonları yapılıyor. Bayram gelir gelmez aileler soluğu bir tatil beldesinde alıyor. Büyüklerin bayramları ancak telefon aracılığıyla kutlanıyor. Bu durum, dedeyle torunun kaynaşmasını engelliyor. Zamanla sevgi bağları da çözülüyor.

Bazı kesimler Kurban Bayramı’nı, ne yazık ki, anlamsız tartışmalarla sulandırma peşindedir. Aslında Kurbanla ilgili her şey ayet ve hadislerde açıkça dile getirilmiştir. Bunların ötesinde yorumlar üretip insanların zihnini bulandırmanın bir manası yoktur. Tartışmaları bir kenara bırakarak bayram sevincini doyasıya yaşayalım nice bayramları; sağlık ve selamet içinde, ebedî mutluluk yolculuğunun birer güzel merhalesi olarak idrak ederiz inşallah! Hayırlı bayramlar. 

19.09.2015

HÜSEYİN TAKLACI

BAŞKAN